Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?

Yayınlanma

İran savaşı sonrası ABD ve İsrail yıllar boyunca daha zayıf kalacak.

Foreign Policy, Michael Hirsh
18 Haziran 2026

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun imza attığı jeopolitik felaket, her iki ülkenin yalnızca üç buçuk ay önce sahip olduğu hâkim konumu heba etmekten çok daha fazlasına yol açtı.

İran’a karşı başlatılan kışkırtılmamış ve başarısız savaşları, muhtemelen küresel güç dengelerinde büyük bir değişimi harekete geçirdi; bu değişim, önümüzdeki aylar ve yıllar boyunca hem ABD’yi hem de İsrail’i görece olarak daha zayıf bırakacak.

Trump artık hem ülke içinde hem de dünya genelinde ciddi biçimde güç kaybetmiş bir figür; dünyaya meydan okuyan böbürlenmeleri küle, tehditleri ise boş sözlere dönüştü. Öngörülebilir gelecekte ABD gücünün projeksiyonu artık eskisi kadar ürkütücü olmayacak; yalnızca Orta Doğu’da değil, Hint-Pasifik’te ve Avrupa’da da.

Bu hafta imzalanan mutabakat zaptı, Washington açısından fiilen bir teslimiyet belgesidir. Görünen o ki İranlılar, mutabakat zaptını imzalamaktan, 60 günlük görüşmeleri kabul etmekten ve Hürmüz Boğazı’nı açmaktan başka hiçbir şey yapmadan, birkaç ay önce hayal bile edilemeyecek mali tavizler elde edecek. Trump yönetimi tarafından yayımlanan mutabakat zaptına göre bunlar, en azından bazı dondurulmuş ya da kısıtlanmış İran fon ve varlıklarının serbest bırakılmasını ve “bu mutabakat zaptının imzalanmasının hemen ardından” yürürlüğe girebilecek muafiyetleri içerebilir; “İran ham petrolü, petrol ürünleri ve türevlerinin ihracatı ile bankacılık işlemleri, sigorta, taşımacılık vb. dâhil olmak üzere tüm bağlantılı hizmetler” için.

Özetle: ABD Başkanı savaşında hiçbir şey kazanmadı; aslında hiçbir şeyin de çok daha azını kazandı. Buna karşılık on milyarlarca dolar harcadı ve en az 13 Amerikalı dâhil binlerce insanın hayatına mal oldu. Trump, Tahran’dan muğlak vaatler koparmak için enflasyonla yeniden boğuşmaya başlayan ABD ekonomisine büyük zarar verdi; ülke içindeki siyasi tabanına ihanet etti; ABD’nin kritik silah stoklarını ciddi biçimde tüketti; Çin’i güçlendirdi ve onun göreli konumunu yükseltti; ABD müttefiklerini yabancılaştırdı; Körfez ülkelerini zayıflattı.

Ve tüm bunlar, yalnızca üç buçuk ay önce izole edilmiş ve ekonomik olarak harap durumda olan İran İslam Cumhuriyeti rejiminin eliyle gerçekleşti. Savaş sayesinde, ciddi biçimde zayıflamış bir İran bile artık önemli bir jeopolitik aktöre dönüştü; yakında yeni mali kazançlar elde edecek bir aktör. Tahran’daki rejim, 47 yıllık varlığı boyunca meşruiyetini büyük ölçüde “herkes bize karşı” anlayışına dayanan savaşçı bir zihniyet benimseyerek tesis etti; şimdi ise küresel ve bölgesel süper güçlere başarıyla karşı koyduğunu söyleyerek övünebilir.

Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeyi sürdürme ve bunu Washington ile Körfez ülkelerinden taviz koparmak için kullanma kapasitesi nedeniyle İran, bölge ve küresel ekonomi üzerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir kaldıraç gücüne de kavuştu.

İran uzmanı ve eski CIA görevlisi Reuel Marc Gerecht, İranlıların “artık boğazın gücünü bildiklerini” söyledi. “Muhtemelen bunu, [eski ABD Başkanı] Bill Clinton’dan bu yana kurulan tüm yaptırım mimarisini parçalamak için kullanacaklar.”

Trump bu sonucu, tarihin işe yaramadığını gösterdiği bir şeye —havadan rejim değişikliğine— bel bağlayarak ve ABD istihbaratının uzun süredir muhtemel sonuç olarak uyardığı büyük bir tehdidi, yani İran’ın boğazı ele geçirmesini görmezden gelerek elde etti.

Başkanın aşağılanması bu hafta Fransa’da tuhaf biçimde gözler önüne serildi; Trump, geçen yıl boyunca rutin olarak hakaret ettiği Avrupalı müttefiklerinden mutabakat zaptına destek istedi. Bir Avrupalı diplomata göre havadaki değişim hissedilir düzeydeydi; bu durum, Trump’ın bir yıl önce Kanada’daki G7 toplantısını bir gün sonra terk etmesiyle tam bir tezat oluşturuyordu.

Birçok Avrupalı lider, mutabakat zaptının İran’a avantaj sağladığını özel görüşmelerde kabul etse de G7 ülkeleri, hiçbirinin desteklemediği bir savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak bunu desteklemek zorunda olduklarını düşündü. İsminin açıklanmaması koşuluyla konuşan Avrupalı diplomat, “Artık herkes dünya ekonomik sisteminin kırılganlığının ve savunmasızlığının çok daha fazla farkında” dedi.

Diğer diplomatlar, Trump’ın Avrupa baskısına boyun eğerek Ukrayna’yı desteklemeye ve Rusya’ya karşı yaptırımları güçlendirmeye yönelik yeni bir G7 taahhüdüne katıldığını belirtti. Bu, başkanın aylar boyunca Ukrayna’ya ABD desteği konusunda oyalayıcı davranmasının ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le uzlaşmaya açık bir görüntü vermesinin ardından dikkate değerdi. G7’ye ev sahipliği yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ABD yaklaşımında çok derin bir değişim” yaşandığını söyledi.

Yaklaşan bu ABD geri çekilme döneminin belki de en önemli yönü, İran’ın —ve artık tüm dünyanın— Trump’ın en büyük zafiyetini nasıl kullanabileceğini birdenbire fark etmiş olmasıdır. Bu zafiyet, başkanın kendi döneminde piyasaların düşmesinden duyduğu derin korku ve bunun sonucunda gerek tarife savaşlarında gerek Grönland’ı ele geçirme talebinde TACO’ya —Trump Always Chickens Out, yani “Trump sonunda hep geri adım atar”— meyletmesidir.

Hiçbir ülke bu zafiyetin ABD’nin bir numaralı rakibi Çin kadar farkında değil.

Geçen yıl Trump’a karşı tarife savaşında bu ekonomik baskıyı ilk uygulayanlar Çinlilerdi; kritik minerallerin ihracatını durdurarak başkanı daha erken bir “ateşkese” zorladılar. Bu hamle, ABD’nin yüksek teknoloji ve savunma sektörlerini felç etme tehdidi yaratmıştı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping kuşkusuz şimdi Trump’ın Tayvan’a verdiği desteğin yumuşak noktalarını, özellikle de yeni bir büyük savaşı göze alma konusundaki isteksizliğini yokluyor.

Çarşamba günü Trump, G7 toplantısının sonunda Fransa’da düzenlediği basın toplantısında, büyük bir ekonomi başkanı olarak görülme arzusunun Aşil topuğu olduğunu fiilen kabul etti; piyasaların birçok politikasında son sözü söylediğini ima etti.

“Olmak istemediğim tek başkan merhum, büyük Herbert Hoover’dı” dedi; 1929 piyasa çöküşü ve Büyük Buhran’ın başlangıcına başkanlık eden ABD başkanına atıfla. “Ekonomik bir felaket görmek istemedim. … Ne zaman barış ihtimalinden söz etsek, borsa roket gibi fırladı. … Borsa, bu sahnedeki herkes dâhil olmak üzere herkesten daha zekidir; tabii benden hariç” diye ekledi.

İran’dan “koşulsuz teslimiyet” talep ettiği ve uzun süredir ABD’nin İslam Cumhuriyeti’ne yönelik politikasının hedefi olan rejim değişikliği çağrıları yaptığı önceki tutumunun aksine Trump, şimdi Washington’ı “birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmaya” taahhüt etmiş durumda.

Mutabakat zaptına bakılırsa Trump, yalnızca İran için —görünüşe göre savaş sırasında İran’ın saldırdığı bazı Körfez ülkeleri tarafından finanse edilecek— 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa programına sponsor olmayı ve İran petrol satışları üzerindeki kısıtlamaları derhal kaldırmayı taahhüt etmekle kalmıyor. Mutabakat zaptına göre Trump, kendi ilk döneminde uyguladığı yaptırımların birçoğu dâhil olmak üzere İran’a yönelik yaptırım rejiminin büyük kısmını, hatta tamamını müzakereyle kaldırmaya da istekli. Uygulanması hâlinde bu, Tahran’ın mali gücünü yeniden inşa etmesine ve müzakereler boyunca Washington’ı oyalamayı sürdürürken huzursuz halkını yatıştırmasına olanak tanıyacak.

Trump’ın çekildiği ve “şimdiye kadar müzakere edilmiş en kötü anlaşma” diye nitelediği 2015 nükleer anlaşması ise buna karşılık yalnızca İran’ın nükleer programı nedeniyle uygulanan yaptırımları kademeli olarak kaldırıyordu. O anlaşma aynı zamanda artık mevcut olmayan son derece müdahaleci Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimleri getiriyor ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık yüzde 98’inin ülke dışına çıkarılmasını sağlıyordu. Bu uranyum, İran’ın şu anda sahip olduğu yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş uranyumdan çok daha düşük düzeyde zenginleştirilmişti. Bu da Tahran’ın tek bir bomba yapmaya yetecek kadar malzemesinin kalmadığı anlamına geliyordu. Mevcut mutabakat zaptı ise Washington’ın, İran’ın bugün sahip olduğu çok daha büyük zenginleştirilmiş uranyum stokunun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde “yerinde” —İran içinde— seyreltilmesine izin vermeye istekli olabileceğini gösteriyor. Ancak ajansın katılımı henüz müzakere edilmiş değil.

Netanyahu’ya gelince, onun uğradığı bozgun bundan daha eksiksiz olamazdı. 28 Şubat’a kadar İsrail, Netanyahu’nun 2024’te övündüğü üzere “bölgedeki güç dengesini yıllar boyunca değiştirme” yolunda epey mesafe katetmişti. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki acımasız saldırısından bu yana geçen neredeyse üç yılda İsrail, İran’a ve onun vekil güçlerine karşı stratejik üstünlüğünü yeniden tesis etmek için dramatik adımlar attı. İsrail güçleri İran’ın nükleer ve füze tesislerine ve hava savunmalarına zarar verdi; Tahran’ın üst düzey lider kadrosunu ve nükleer bilim insanlarını öldürdü; Hizbullah’ın başını kopardı ve onu etkisizleştirdi; hatta Hamas’ın siyasi liderini Tahran’ın kalbinde suikastla öldürdü.

Şimdi ise Netanyahu, görünüşe göre fazla ileri gidilmiş bir savaş başlatarak en büyük düşmanı İran’ı yeniden güçlendirmeyi ve en yakın müttefiki ABD’yi yabancılaştırmayı başardı. ABD siyasetinde yalnızca birkaç yıl önce kimsenin mümkün görmediği türden bir ABD-İsrail ilişkileri kırılması yarattı.

Beklendiği gibi Netanyahu anlaşmaya meydan okumaya ve Hizbullah’la savaşmak için Lübnan’da kalmaya karar verirse ABD-İsrail kopuşu daha da kötüleşecek.

Atlantic Council’den, eski İsrail Savunma İstihbaratı yetkilisi Danny Citrinowicz’e göre Netanyahu İran’la yüzleşmeye “mesiyanik bir mercekten” bakıyor ve bu da “ABD ile giderek artan bir sürtüşme yaratıyor”. Citrinowicz, “Anlaşmazlık yalnızca taktiksel değil; risk, tırmanma ve diplomasinin rolüne ilişkin farklı değerlendirmeleri yansıtıyor” dedi.

Perşembe günü Beyaz Saray’daki bir brifingde Başkan Yardımcısı JD Vance, Netanyahu kabinesinin anlaşmaya saldıran üyelerini açıkça eleştirdi. Vance, “Donald J. Trump şu anda tüm dünyada İsrail ulusuna sempati duyan tek devlet başkanıdır” dedi. “İsrail hükümetinin kabinesinde olsaydım, tüm dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım” diye ekledi.

Aşağılayıcı bir azarlama olarak İsrail, savaşı Washington’la yakın koordinasyon içinde başlatmış olmasına rağmen mutabakat zaptına taraf yapılmadı. ABD ve İran, memorandumda “Lübnan dâhil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesi” konusunda anlaştı. İsrailli şahinler ise anlaşmayla bağlı olmayacaklarında ısrar ediyor.

İsrail, Gazze savaşındaki tutumu nedeniyle Demokrat Parti içindeki geniş destek kesimlerini zaten kaybediyordu. Şimdi ise sağdaki desteğini de hızla kaybediyor; bu süreç, Netanyahu’nun Trump’ı seçim vaatlerine ihanet etmeye ve felaketle sonuçlanan yeni bir Orta Doğu savaşı başlatmaya kandırdığına dair büyüyen inanç nedeniyle MAGA çevrelerinde oluşan öfkeyle başladı.

İsrail lideri, 1 Mart tarihli açıklamasında, Netanyahu’nun “40 yıldır yapmayı arzuladığım şeyi, terör rejimini kalçasından ve uyluğundan vurmayı” mümkün kıldığı için “dostum ABD Başkanı Donald Trump”ın yardımını övmüştü. Hem Dışişleri Bakanı Marco Rubio hem de Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi Mike Johnson —Trump yetkilileri bunu reddetse de— Trump’ın savaşa girme kararını, Johnson’ın ifadesiyle, “İsrail’in bizimle ya da bizsiz harekete geçmekte kararlı olması” nedeniyle aldığını ima etti.

Ancak iki lider, birlikte yarattıkları bataklık konusunda kısa süre içinde yollarını ayırmaya başladı; özellikle de İsrail’in Lübnan’ı işgali söz konusu olduğunda. Bu işgalin sona erdirilmesi İran’ın temel taleplerinden biriydi. Trump’ın 1 Haziran’daki bir telefon görüşmesinde Netanyahu’ya, “Artık herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden herkes İsrail’den nefret ediyor!” diye bağırdığı bildirildi.

Başkan, kaba ve özensiz üslubuyla, siyasi yelpazenin her iki tarafında da giderek yükselen bir kanaati dillendiriyordu: ABD siyasetinde derin bir şey değişmişti. Bir zamanlar her iki partinin de platformlarında büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilen İsrail’e geleneksel destek, hızla siyasi bir yüke dönüşüyordu. İsrail yalnızca tek gerçek müttefikini değil, dünyadaki başlıca stratejik destek sütununu da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir.

Bir dönem Trump’ı destekleyen birçok İsrailli artık onun “bizi otobüsün altına attığını” düşünüyor; bunu, merhum İsrail lideri Şimon Peres’in eski kıdemli danışmanı ve şu anda Israel Policy Forum’da görev yapan Nimrod Novik söyledi. Novik, “[Mutabakat zaptına] verilen baskın tepki hayal kırıklığının da ötesindeydi” dedi.

Novik çarşamba günü çevrim içi bir forumda, “Netanyahu’nun hayat misyonu, 28 Şubat noktasına ulaşmak; ABD ve İsrail’i İran’a karşı birlikte savaştırmaktı” diye ekledi. “Vaat yerine getirildi ve artık yok.” Ardından şunu ekledi: “Bir sonraki sefer aynı oyuna gelecek başka bir başkan görmüyorum.”

Trump’ı görevde kalan iki yılı aşkın sürede en çok zayıflatabilecek şey, onun da önceki başkanlar gibi askeri gücün sınırlarına toslandığı fikri olabilir.

Ve 47 yıldır ABD başkanlarının başına bela olan İran, üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edebilir. Kötü bir anlaşma müzakere ettiği eleştirilerine duyarlı olan Trump, bu hafta G7 zirvesinde İran’ın anlaşmaya uymaması hâlinde yeniden tehdit savurdu: “Tam kafalarının ortasına bombaları bırakmaya geri döneriz.”

Ancak savaşçı söylemi artık aynı etkiye sahip değil.

Gerecht, “Trump defalarca Hürmüz savaşını vermeyi reddetti; oysa İranlıların gözünde önemli olan tek savaş buydu” dedi ve ekledi:

“Trump artık geçmişte defalarca yapmayı reddettiği bir şeyi gelecekte yapma tehdidinde bulunamaz. En iyi ihtimalle başkan, Tahran Trump’ın yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapmadığında daha hafif bir ekonomik savaş biçimine yönelecektir. Bu gözdağı vermez; yalnızca ABD’nin kararsızlığını ve zayıflığını yeniden teyit eder.”

Dünya Basını

CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Nükleer savaş korkusunu kaybetmek en büyük tehdittir

Yayınlanma

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının (CIA) eski Rusya Analiz Direktörü ve Quincy Enstitüsü Büyük Strateji Direktörü George Beebe, Ukrayna’daki savaşı askeri gerilimi tırmandırarak çözme arayışlarının Batı adına büyük bir yanılgı olduğunu belirtti. Savaşın ancak iki tarafın da taviz vereceği bir uzlaşıyla sonlanabileceğini vurgulayan Beebe, nükleer caydırıcılık algısının aşınmasının dünyayı felaketin eşiğine getirdiğini kaydetti.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın gerçekleştirdiği mülakata konuk olan eski CIA Rusya Analiz Direktörü ve Quincy Enstitüsü Büyük Strateji Direktörü George Beebe, Soğuk Savaş sonrası dönemden bugüne uzanan süreçte Batı dünyasının Rusya politikasında içine düştüğü stratejik hataları, Ukrayna’daki çatışmanın tarihsel arka planını ve tırmanan nükleer savaş risklerini ayrıntılı değerlendirmelerle ele aldı.

Beebe, Batı ittifakının jeopolitik gerçekliklerden koparak ideolojik bir körlüğe sürüklendiğini ve bu durumun küresel güvenliği tehdit ettiğini belirtti.

“Batı toplumu olarak boyumuzdan büyük işlere kalkıştık”

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Washington ve Avrupa başkentlerinde dış politikanın yeni yönünün ne olacağına dair büyük bir boşluk doğduğunu anlatan George Beebe, bu süreçte Batı’nın kendi sistemini küreselleştirme yanılgısına düştüğünü ifade etti.

Beebe, o dönemde karar alıcıların içine düştüğü iyimserliği şu sözlerle aktardı:

“Batı toplumu olarak Soğuk Savaş döneminde inşa ettiğimiz yapının çok başarılı olduğu hükmüne vardık. Bu yapı bünyesindeki halkların refahını ve güvenliğini başarıyla sağladı. Soğuk Savaş’ın bitiş şekliyle kendi ideolojimizin üstünlüğünü kanıtladığımızı düşündük. Bu doğrultuda, bu Batılı topluluğu genişleterek küresel bir topluluk haline getirmeyi kararlaştırdık. Eski Varşova Paktı üyelerini dönüştürecek, onları içeriden reforme ederek liberalleştirecektik. Aynı şeyi Rusya için de düşündük. Rusya’yı sosyal ve siyasi olarak Batı’ya benzeyecek şekilde yeniden tasarlayabileceğimizi varsaydık. Hatta bu yaklaşımı Ortadoğu’ya da teşmil ederek, oradaki devletlerin liberalleşmesinin bölgeye istikrar getireceğini ve onlarca yıldır süren kronik güvensizliği bitireceğini umduk. Fakat bu plan işe yaramadı. Batı toplumu olarak boyumuzdan büyük işlere kalkıştık. Gerçekte muktedir olmadığımız işleri yapmaya yeltendik.”

Yabancı kültürlerde sosyal mühendislik yapmanın imkansızlığına dikkat çeken Beebe, kendi ülkesinde bile son derece zor olan bu sürecin, tarihi ve siyasi kodları bilinmeyen coğrafyalarda felaketle sonuçlandığını vurguladı.

NATO ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin bu ülkeleri batılılaştırma amacı güttüğünü ancak Rusya’nın bu sürece tamamen karşı bir pozisyon aldığını kaydetti.

“Rusya için önerilen şey eşit ortaklık değil, ikincil bir statüydü”

Batı’nın genişleme hamlelerine karşı Rusya’nın gösterdiği tepkinin tamamen öngörülebilir olduğunu belirten Beebe, Moskova’nın eşit bir ortak olarak kabul edilmeyi beklerken sistemin dışına itildiğini ifade etti.

Eski CIA yöneticisi, Rusya’nın o dönemki bakış açısını şu cümlelerle özetledi:

“Ruslar durup, ‘Bir dakika, bizim hayal ettiğimiz şey bu değildi’ dediler. Onlar, Soğuk Savaş bittiğinde Batı topluluğuna eşit bir ortak olarak kabul edileceklerini düşünüyorlardı. Oysa kendilerine sunulan şey, ABD ve diğerlerinin yanında kural koyucu bir ortak olmak yerine, kuralları dikte edilen bir küçük ortak, yani ikincil bir statüydü. Ruslar, Batı’nın inşa ettiği bu genişleyen Avrupa topluluğunda kendilerine uygun bir rol görmediler. Bu yapının işleyişinde hiçbir söz hakları yoktu. Kendilerinden sadece söylenenleri yapmaları ve bunun da ötesinde sınırlarında bir NATO askeri varlığını kabul etmeleri isteniyordu. Bu, Rusya açısından kabul edilebilir bir anlaşma değildi. Bu şartlar Rusya için hiçbir cazibe taşımıyordu.”

Beebe, 1990’lı yıllarda Washington’da görev yapan ve Sovyetler Birliği sistemini iyi bilen eski kuşak uzmanların tamamının, NATO’nun Rusya sınırlarına yaklaşmasının Moskova’da büyük bir tehdit algısı ve tepki yaratacağı konusunda uyarılarda bulunduğunu hatırlattı.

“Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme düşüncesi o dönem tamamen hayal edilemez bir şeydi”

1990’ların ortalarında Washington’da yürütülen tartışmalarda, eski Varşova Paktı ülkelerinin ötesine geçilerek Ukrayna gibi eski Sovyetler Birliği’nin çekirdek unsurlarının NATO’ya alınmasının tamamen gayriresmi ve imkansız bir senaryo olarak görüldüğünü belirten Beebe, bugün gelinen noktadaki zihniyet değişimine dikkat çekti:

“1994, 1995 ve 1996 yıllarında, Rusya uzmanları arasında Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme düşüncesi o dönem tamamen hayal edilemez bir şeydi. Bugün geriye dönüp Washington’daki o tartışmaları hatırladığımda, Ukrayna’yı NATO’ya alma fikrinin o günlerde ne kadar kesin bir şekilde akıl dışı görüldüğünü düşünmek gerçekten hayret verici. Şimdiyse bu durum neredeyse sorgulanamaz bir genel kabul haline geldi. Ukrayna’nın kendi askeri ittifaklarını seçme hakkı olduğu, ev sahibi ülkenin kendi topraklarında hangi askeri güçleri barındıracağına kendisinin karar verebileceği söyleniyor. Bu durum neredeyse hiç kimsenin sorgulamadığı kutsal bir ilke haline getirildi. Bana göre bugün yaşadığımız çatışmanın kökeninde tam olarak bu dinamik yatıyor.”

Bu dinamikleri anlamanın, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesini meşrulaştırmayacağını, bu işgalin yasadışı ve haksız olduğunu vurgulayan Beebe, buna karşın olayın tamamen kışkırtmasız olduğunu savunmanın tarihi ve gerçekleri görmezden gelmek anlamına geleceğini ekledi.

Beebe, “Eğer bu dinamikleri anlamazsanız, içinde bulunduğumuz savaştan çıkış yolunu da bulamazsınız. Barış yapma çabalarınız sonuçsuz kalır” uyarısında bulundu.

“Farklı bir uzman kuşağı dış politikada coğrafya ve güç dengesini unuttu”

Mülakatı gerçekleştiren Glenn Diesen’ın, 2008 yılındaki Bükreş Zirvesi öncesinde eski CIA Direktörü William Burns’ün ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Ukrayna’nın üyeliğinin Rusya tarafından bir savaş ilanı olarak algılanacağına dair net uyarılarını hatırlatması üzerine Beebe, Batı’daki uzman ve bürokrat profilinin zamanla nasıl dönüştüğünü anlattı.

Eski kuşağın sahneden çekilmesiyle birlikte yerine gelen yeni neslin klasik jeopolitik kurallardan habersiz olduğunu söyleyen Beebe, durumu şöyle açıkladı:

“Batı’da yeni bir Rusya uzmanları kuşağı yetişti. Bu insanlar, benim klasik reel politik, güç dengesi ve dış politika olarak adlandıracağım ekolden eğitim almadılar. Onlar, hepimizin bu ülkeleri dönüştürebileceğimizi, komünist totaliterlik ve otoriterlikten liberal piyasa demokrasilerine geçişlerini hızlandırabileceğimizi düşündüğümüz bir dönemde lisansüstü eğitim aldılar. Büyük Rusya araştırmaları programlarındaki müfredatın büyük kısmı bu demokratik geçiş sürecine odaklanmıştı. Dolayısıyla jeopolitikle ilgilenmek zorunda kalmadılar. Onlara göre jeopolitik zaten kendi başının çaresine bakardı. Rusya değişecek, bize benzeyecek ve demokratik barış teorisi gereği uluslararası sistemde tam bir uyum sağlanacaktı; çünkü liberal demokrasiler birbiriyle savaşmazdı. Sorun çözülmüştü. Ukrayna’nın jeopolitik yöneliminin yol açabileceği türden çatışmalar konusunda endişelenmelerine gerek yoktu. Sonuçta ortaya, yaşananların sorumluluğunu üstlenmek istemeyen bir kadro ile dış politikayı tamamen ülkelerin iç rejimlerinin niteliğine bağlayan ideolojik bir uzman topluluğu çıktı. Coğrafya ve güç dengesinin devlet davranışları üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadığına inandılar. Kısacası bu durumu anlamadılar.”

“Avrupa Birliği jeopolitik bir aktör olmak yerine değer ihraç eden düzenleyici bir güce dönüştü”

Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında büründüğü kimliğin de bu krizde büyük rol oynadığını belirten Beebe, Avrupa Birliği’nin genişleyerek kendi kendini felç ettiğini ve ortak bir jeopolitik irade gösteremediğini ifade etti.

Beebe, Avrupa’nın mevcut çıkmazına ilişkin şu tahlilde bulundu:

“Avrupa Birliği jeopolitik bir aktör olmak yerine değer ihraç eden düzenleyici bir güce dönüştü. Avrupa’nın sınırları dışındaki ülkeleri liberalleştirme ve Batı topluluğunu genişletme fikri, Avrupa Birliği’nin temel varlık sebebi haline geldi. Durum böyle olunca, Rusya ortaya çıkıp ‘Sizin bu yaptığınız bizim hayati çıkarlarımızı tehdit ediyor ve biz bunu durdurmak için savaşa girmeye hazırız’ dediğinde, Avrupa varoluşsal bir soruyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bizim amacımız ne, dünyadaki rolümüz ne? Soğuk Savaş sonrasında uzlaştıklarını düşündükleri o rol artık geçerli değil. Bu şartlar altında ne yapacaksınız? Avrupalıların şu an karşı karşıya olduğu ikilem tam olarak budur. Ukrayna’daki bu savaşın diplomatik bir uzlaşıyla sonlanmasını istememelerinin bir nedeni de budur. Çünkü Ukrayna’da tavizlere dayalı bir barış, onları bu soruyla yüzleşmeye ve otuz yılı aşkın süredir taşıdıkları vizyonun iflas ettiğini kabul etmeye zorlayacaktır.”

“Rusya için bu, Ukrayna’nın askeri olarak fiilen NATO’laştığı bir süreçti”

2014 yılında Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesinden sonraki süreci değerlendiren Beebe, Rusya’nın güvenlik kaygılarının anlık kararlarla değil, adım adım biriken gelişmelerle şekillendiğini belirtti.

Batı’nın Rusya’ya sürekli olarak NATO’nun savunma amaçlı bir ittifak olduğu güvencesini verdiğini ancak bu iddianın Kosova savaşıyla çöktüğünü ifade eden Beebe, Rusya’nın buradaki çelişkiyi nasıl okuduğunu anlattı.

Bucharest Zirvesi kararlarından sonra Ukrayna’nın resmi olarak ittifaka girmese dahi fiilen entegre edildiğini belirten Beebe, Rusya’nın askeri müdahale kararının arkasındaki mantığı şu sözlerle aktardı:

“Ukrayna’nın yakın zamanda ittifaka resmi olarak katılma ihtimalinin bulunmadığı doğrudur ancak Rusya için bu, Ukrayna’nın askeri olarak fiilen NATO’laştığı bir süreçti. NATO orduları ile Ukrayna arasındaki eğitim, teçhizat, standardizasyon, operasyonel prosedürler ve istihbarat işbirliği gibi bağlar her geçen gün derinleşiyordu. Ruslar bu sürece bakıp haklı olarak şu tahlili yaptılar: Eğer bu eğilim beş on yıl daha devam ederse, Ukrayna NATO ile o kadar iç içe geçecektir ki, Rusya sadece Ukrayna ile değil doğrudan NATO ile savaşı göze almadıkça bu resmi üyeliği engelleyecek askeri bir seçeneğe sahip olamayacaktır. Moskova yönetimi bu fırsat penceresinin kapanmakta olduğunu gördü. Bu durum ya Ukrayna’nın nihai üyeliğini kabul etmek ya da doğrudan savaşa girmek anlamına geliyordu. Putin bu ikilemle karşı karşıya kalmamak için önleyici ve yasadışı bir şekilde harekete geçti.”

“Eğer Rusya NATO toprağına vurursa Washington çok acı verici bir kararla baş başa kalacaktır”

Mülakatta tırmanan askeri gerilime ve Ukrayna’nın Batı yapımı uzun menzilli füzelerle Rusya içlerini hedef almasına da değinen Beebe, Kiev yönetiminin savaşa doğrudan NATO kuvvetlerini çekmek istediğini, bunun onlar için sahada ayakta kalmanın tek yolu olduğunu kaydetti.

Rusya’nın nükleer caydırıcılık unsurlarına yönelik saldırıların son derece tehlikeli provokasyonlar olduğunu vurgulayan Beebe, şöyle devam etti:

“Eğer Rusya bir NATO toprağına vurursa Washington çok acı verici bir kararla baş başa kalacaktır. Örneğin Letonya veya bir başka ülke beşinci maddeyi devreye soktuğunda ne yapacaksınız? Bu müttefiki korumak adına Rusya ile ucu nükleer bir felakete varabilecek bir savaşı mı göze alacaksınız, yoksa ‘Ayıyı çok fazla dürttünüz, bu sizin sorununuzdur’ diyerek NATO ittifakının içini mi boşaltacaksınız? Bu, iki ucu keskin ve son derece yıkıcı bir tercihtir. Bu yüzden ABD’nin diplomatik olarak devreye girmesi, bu savaşı bir uzlaşıyla sonlandırması ve bu tarz kararlarla asla yüzleşmemesi hayati önem taşımaktadır.”

“Biz Batı olarak nükleer savaşa yönelik korkumuzu büyük ölçüde kaybettik”

Nükleer caydırıcılık algısının Batı’da tamamen aşındığına dair endişelerini dile getiren George Beebe, Soğuk Savaş dönemindeki rasyonel korkunun yerini bugün tehlikeli bir lakayıtlığın aldığını belirtti:

“Biz Batı olarak nükleer savaşa yönelik korkumuzu büyük ölçüde kaybettik ve asıl büyük sorun da budur. Nükleer savaş korkusu, her iki taraf üzerinde de caydırıcı ve dizginleyici bir etki yaratır. Kararlara ciddiyet kazandırır. Şimdiyse sanki bu tehdit Soğuk Savaş’ta kalmış, artık böyle bir şey yaşanamazmış gibi bir hava var. Rusların bizi korkutmasına izin vermememiz gerektiği söyleniyor. Bu psikolojik iklim, nükleer savaşın dehşetini bilen eski dönemlerden çok farklıdır. Rusya tarafında da bu korkuyu yeniden tesis etmek isteyen Sergey Karaganov gibi sertlik yanlılarının sesinin yükselmesi bu yüzdendir. Korkuyu geri getirmeye çalışmak, kontrolü kolayca kaybedilebilecek bir tırmanış sarmalına yol açabilir.”

“Ukrayna’nın savaşı kazandığı yönündeki iddialar tamamen propagandadır”

Batı medyasında son dönemde yeniden dolaşıma sokulan “Ukrayna savaşı kazanıyor” yönündeki anlatıları da değerlendiren Beebe, bu iddiaların sahadaki askeri gerçeklerle uyuşmadığını ifade etti.

Beebe, Batı’nın stratejik çıkmazını şu sözlerle özetledi:

“Ukrayna’nın savaşı kazandığı yönündeki iddialar tamamen propagandadır. Bu, işgalin başlangıcından beri Rusya’ya karşı uygulanan ve başarısız olan stratejiyi ayakta tutma çabasıdır. Amaç, Rusya üzerinde o kadar büyük bir askeri ve ekonomik baskı kurmaktı ki, sonunda Moskova pes edip geri çekilecekti. Rus rublesini çökertme, Rus siyasetçilerini dünyadan tecrit etme ve askeri kayıplarla Putin’i dize getirme planlarının hiçbiri çalışmadı ve çalışmayacak. Bu kazanma anlatıları sadece zaman kazanmaya yöneliktir. Uzlaşıya karşı çıkanlar Rusya’nın tamamen teslim olmasını istiyorlar ancak bu bir fantezidir. Sahadaki gerçekler bu fanteziyi çürütmektedir. Savaşın sona ermesi için her iki tarafın da önemli ödünler vereceği bir uzlaşı masasına oturulması kaçınılmazdır. Aksi takdirde süreç ya küresel bir savaşa evrilecek ya da Ukrayna’nın işlevsel bir devlet olarak tamamen çöküşüyle sonuçlanacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Yayınlanma

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.

Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:

Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.

Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.

Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.

Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.

Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.

Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.

Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.

Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.

Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.

Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.

Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.

Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.

Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.

Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.

Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.

İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.

Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.

Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.

Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.

Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.

Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.

Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.

Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

Yayınlanma

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.

CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.

Reuters:

“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”

Axios:

“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”

Bloomberg:

“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”

The New York Times:

“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”

Financial Times:

“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”

The Wall Street Journal:

“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.

Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English