Dünya Basını
Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Patruşev ile ABD ve AB’nin geleceği üzerine

Çevirmenin notu: Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev, Kremlin’in dış politika rotasını izlemek açısından kilit figürlerden biri. Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta ABD’nin öncülüğünde düzenlenen “demokrasi zirvesi”, Avrupa Birliği’nin akıbeti, Ukrayna’daki askeri harekatın durumu ve Moskova’yı hedef alan ambargo politikasını değerlendiriyor.
Nikolay Patruşev ile yarın başlayacak olan ABD bayraklı “demokrasi zirvesi” üzerine
İvan Yegorov — Rossiyskaya Gazeta
27 Mart 2023
ABD tarafından düzenlenen ikinci “demokrasi zirvesi” evvelinde Rossiyskaya Gazeta muhabiri Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev ile görüştü.
Nikolay Platonoviç, salı günü ABD ikinci “demokrasi zirvesini” düzenleyecek ve Dışişleri Bakanlığı’nın söylediğine göre bu zirvenin sonunda Washington, dünyanın sözüm ona demokratik restorasyonunu hızlandıracak. Amerikan vasallarının bu buluşması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mevcut Beyaz Saray aygıtı tarafından organize edilen “demokrasi zirvesi”, tam anlamıyla fiilen başlamış olan ABD başkanlık yarışının bir parçası olarak düzenleniyor. Washington’un sonsuza dek merkezi bir rol oynamak istediği bir dünya düzeni lehine bir başka buluşma daha olacak. Muhaliflerin ise “demokratik olmayan devletler” olarak yaftalanması bekleniyor.
ABD, bir kez daha kendisini uluslararası hukukun savunucusu ilan ederken dünyanın kendi koydukları kurallara göre yaşaması gerektiğini söyleyecek. Jeopolitik düşmanlara savaş suçları ve yolsuzlukla ilgili kasıtlı olarak uydurma suçlamalar dile getirmeleri için kürsü verilecek, ancak her zamanki gibi Beyaz Saray’ın onayıyla işlenen gerçek soykırım ve mali dolandırıcılık eylemlerini görmezden gelecekler. Açları doyurma ve haksız yere hüküm giyenleri hapisten kurtarma çabalarına dair sözler verilecek. Fakat müebbet hapis cezasına çarptırılanlar da dahil olmak üzere dünyadaki cezaevi nüfusunun yaklaşık beşte birinin Amerikan cezaevlerinde olduğu gerçeğinden hiç bahsedilmeyecek. Özel bir şevkle cinsel azınlıkların haklarını savunacaklar ve dünyaya, yandaş ülkelerindeki enerji krizini daha da kötüleştirecek “yeşil ajandayı” dayatacaklar.
Kendisini dünyanın en önde gelen diktatörü ilan eden ABD, ikiyüzlü bir şekilde seçme özgürlüğünden bahsederek esasında kendi egemenliğinin ve demokrasisinin ayaklar altına alındığı ülkelerle alay etmiş olacak.
Elbette ABD’nin tüm insanlık için örnek bir demokrasi olduğunu yineleyecekler ve doğal olarak seyircilerden eleştiri duymak istemeyecekler mi?
Elbette öyle. Nihayetinde günümüz ABD’sindeki siyasi rejimin temel görevi, içinde bulundukları sistemsel krizde kendi halkını yanıltmak.
Demokrasi, sıradan Amerikalıların haklarının göz ardı edildiğini gizlemek adına tasarlanmış iyi görünümlü bir hükümet cephesinden ibaret. ABD’deki hukuki ve sosyo-politik sistemi dikkatle inceleyen hiç kimse, bu ülkede ifade ve düşünce özgürlüğü konusunda herhangi bir yanılsamaya kapılmaz. ABD’nin eski başkanının bile sosyal medyada ve basında kamuoyunu ilgilendiren konularda konuşması engellenirken ve medya en büyük şirketlerin ve seçkin grupların sözcülüğünü yaparken hangi fikir özgürlüğünden söz edilebilir?
ABD’li yetkililer, güya rekabeti korumaya önem vererek ekonomiyi Beyaz Saray ve Kongre binasına kadar uzanan rüşvetçi ve lobici bağlantılara bağımlı hale getirdi.
Siyasi süreç, kendi adamlarını kilit makamlara yerleştiren şirketlerin çatışmasına dönüştü. Bu şirketler aynı zamanda dış politikayı şekillendiriyor, uluslararası hakimiyetlerini sürdürmeye çalışıyor ve şeffaflığını kendilerinin kontrol ettiği varsayılan çeşitli sözleşmelerden elde ettikleri milyar dolarlık kârlar için dünyanın dört bir yanında gerilim noktaları yaratıyorlar.
Demokratik sloganları uygun veya uygunsuz ilan eden Washington, uzun zamandır ülkelerin egemenliğini ihlal etmenin, savaşlar ve çatışmalar çıkarmanın ve diğer ülkelerin vatandaşlarını acımasızca ve yasa dışı bir şekilde avlamanın savunucusu oldu.
Eğer ABD hakikaten demokrasiye doğru ilerlemeye ve kendisine bağlı müttefiklerini aşağılamaya son verme kararı alırsa bunu memnuniyetle karşılarız.
Zirvede Kiev’in “iyi” NATO’nun desteğiyle Rusya’nın temsil ettiği “evrensel kötülüğe” nasıl karşı koyduğuna dair büyük konuşmalar duyacak mıyız?
Eminim ana konulardan biri bu olacak. Aslında NATO ülkeleri ihtilafın tarafı. Ukrayna’yı devasa bir askeri kampa dönüştürdüler. Ukrayna birliklerine silah ve mühimmat gönderiyorlar, Starlink ve kayda değer sayıda insansız hava aracı da dahil istihbarat sağlıyorlar. NATO eğitmenleri ve danışmanları Ukrayna ordusunu eğitiyor ve paralı askerler, neo-Nazi taburların birer parçası olarak savaşıyor. Bu askeri ihtilafı mümkün olduğunca uzatmaya çalışırken asıl hedeflerini de gizlemiyorlar: Rusya’nın savaş alanında mağlubiyete uğratılması ve daha da parçalanması.
Amerikan seçkinleri hiçbir zaman güçlü ve bağımsız bir Rusya ile uzlaşmak istemediği için mi Washington’un bu çizgisi değişmiyor?
Bu doğru. En azından 1945’ten bu yana küresel ölçekte gerilimin tırmanmasının kaynağı, ABD’li yetkililerin dünyadaki hâkim rollerini sürdürme yönündeki dizginlenemez arzuları oldu. Şu anda gördükleri üzere iki büyük güç olan Rusya ve Çin, bunu yapmalarına engel oluyor. Rusya Federasyonu, sadece çok kutuplu bir dünyayı güçlendirmeye yönelik bağımsız bir politika izlemekle kalmıyor, aynı zamanda manevi ve askeri, pek çok açıdan Amerika’dan üstün. Çin ise Amerika’nın başlıca ekonomik rakibi. Washington, Rusya’yı “bastırma” teşebbüslerinin ardından Çin’i karşısına alacak.
SSCB’yi yok etmeye yönelik özel tedbirlerin 75 yıl evvel ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin meşhur “Rusya’ya Yönelik Hedefler” direktifiyle tasdik edildiğini hatırlatmak isterim. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Batı, büyük bir sevinç yaşadı. Fakat bu durum uzun sürmedi, zira Rusya hataları üzerinde çalıştı. Bugün ülkemiz yalnızca iç istikrarı değil, aynı zamanda halkının dış tehditlere karşı güvenliğini de sağlayabiliyor.
Mart ayının başında ABD’ye ait bir stratejik bombardıman uçağı, Baltık Denizi’ndeki Gotland adası üzerinde 200 kilometre mesafeden St. Petersburg’a yönelik bir nükleer saldırı tatbikatı gerçekleştirerek kasıtlı olarak gerilimin tırmanmasına neden oldu. Artık hiç korkmuyorlar mı?
Kendi propagandaların hapsolmuş ABD’li politikacılar nedense Rusya ile doğrudan bir çatışma durumunda ABD’nin önleyici bir füze saldırısı yapabileceğine ve bunun ardından Rusya’nın karşılık veremeyeceğine inanmaya devam ediyor. Bu dar görüşlü bir aptallık hali ve çok tehlikeli.
Batı’daki bazıları, tarihten aldıkları dersleri unutarak Rusya’ya karşı askeri zaferle sonuçlanacak bir rövanştan söz etmeye başladılar bile. Buna dair tek bir şey söyleyebiliriz. Rusya sabırlıdır ve askeri avantajıyla kimseye gözdağı vermez. Ancak varlığına yönelik bir tehdit durumunda ABD de dahil tüm rakiplerini yok edebilecek modern ve benzersiz silahlara sahiptir.
Fakat Batı, sadece askeri mağlubiyete değil, aynı zamanda Rusya’nın ekonomik olarak tükeneceğine de inanmış durumda…
Elbette. Pek çok Batılı şirket Washington’un baskısı altında Rusya pazarını terk etti. Ama ekonomimizin çökeceğini ve protestoların artacağını düşünerek ciddi bir yanılgıya düştüler.
Son on yılda Batı, sadece kendisinin zenginleşeceği, dünyanın geri kalanının ise sosyo-ekonomik kalkınmanın periferisinde kalacağı bir teknolojik düzen yaratma fikrini uygulamaya koydu. İşte bu nedenle liderleri, Rusya’nın yaptırımlara verdiği ölçülü tepkiye öfkeleniyor. Ülkemiz iktisadi bağımsızlığı, bağımsızlığı ve bilimsel düşüncesiyle ABD ve Avrupa’nın yöneticilerini rahatsız ediyor. Batılı ülkeler tamamen ulusötesi şirketlere ve küresel ekonomik zincirlere bağımlı. Örneğin Britanya ya da Fransa’ya ülkemizler aynı seviyede yaptırımlar uygulanmış olsaydı bu ülkeler kaosa sürüklenirdi.
Ancak Rusya ekonomisini dünyaya kapatmayacak. Bizimle işbirliği yapmak da dahil, kendi refahlarıyla ilgilenen egemen ülkelerin ekonomilerine açık ve entegre kalacak.
Açıkçası, Rus ekonomisinin altını oymak ve Rus ordusunu zayıflatmak, Batı’nın yüzyıllardır denediği aynı stratejinin iki ayrı yüzü değil mi?
Elbette. Safça ekonomik saldırganlık yöntemlerinin daha yumuşak ve insancıl olduğunu düşünmemek gerek. Örneğin Avrupa ülkeleri ve Japonya, hayat kurtarıcı ilaçlar da dahil Rusya’ya ilaç tedarikini kesti. Bu açıdan Batılı eczacılar, seleflerinin “geleneklerini” uygun bir şekilde sürdürüyor. Aynı şirketlerin çoğunun bir zamanlar Nazi Almanyası adına zehirli gazlar ve sinir ajanlarının geliştirilmesine görev aldıkları iyi biliniyor. Başka bir deyişle sözüm ona “gereksiz” halkların soykırıma uğratılması ideolojisine tam destek verdiler.
Aynı Anglo-Saksonların 1930’larda Nazileri Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırtmak umuduyla nasıl beslediklerini hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşı’ndan mali ve jeopolitik kazançlar elde eden Washington ve Londra, bugün yeniden Nazizm ve faşizme sarılıyor. Ukrayna’yı kullanarak Avrupa genelinde, hatta küresel çapta bir çatışmayı körüklemekte sakınca görmüyorlar ve bundan paçayı kurtarabileceklerini sanıyorlar.
Görünen o ki kolektif Batı’nın geçmişten ders almaya hiç niyeti yok.
Batı “enternasyonali” ülkemize birden fazla kez karşı geldi. Bunu Polonyalıların ve İsveçlilerin bayrakları altında, Napolyon kartallarıyla, İngiliz bayrağı altında ya da Hitler’in gamalı haçı altında yaptı. Sonuç aynı: Rusya’yı ezmeye yönelik tüm teşebbüsler boşa çıktı. Ders almak istemeyen Batılılar, şanslarını tekrar tekrar zorluyorlar.
Washington, Asya’da İkinci Dünya Savaşı ve kurtuluş hareketlerinden kaynaklanan istikrar konusunda da hoşnut değil. ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi bir Asya NATO’su yaratma teşebbüsü. Yeni ittifak, Çin ve Rusya’ya karşı ve aynı zamanda artık bağımsız olan ülkeleri pasifize etmeye yönelik bir başka saldırgan ittifak olacak.
Avustralya donanmasının yeni AUKUS ittifakı kapsamında nükleer güçle çalışan denizaltılar da dahil yeniden silahlandırılması, Tayvan ve Güney Kore’ye askeri destek verilmesi, Avrasya’nın doğu kanadında ABD ve NATO hakimiyetini tesis etmek gibi uzun vadeli bir hedefe sahip.
Washington, Japonya’yı silahlandırmanın yanı sıra 1945’te ortadan kalkmış gibi görünen militarist Japon ruhunu yeniden canlandırmaya çalışıyor. Görünüşe göre ada ülkesinin sakinleri bir daha başkalarının çıkarları adına ölen kamikaze savaşçılara dönüştürülüyor. Batılılar, 20. yüzyılın başlarında saldırganlıklarını Sovyetler Birliği ve Çin’e karşı nasıl kullandıklarını ve nihayetinde Japonların silahlarını Amerikalılara, İngilizlere ve müttefiklerine karşı nasıl kullandıklarını hatırlamak istemiyor ve bu konuda kasıtlı olarak sessiz kalıyorlar.
Bugün Amerikalı ve Avrupalı politikacılar, mazinin rahatsız edici gerçeklerini “unutmakla” kalmıyor, sağduyuyu bile hiçe sayarak tarihi bilinçli bir şekilde yeniden yazıyorlar. Bu, Nazizmi rehabilite etmeye yönelik ikiyüzlü kampanyada görülebilir. Avrupa’nın Nazilerden sadece Ukraynalılar tarafından kurtarıldığını bile uydurdular. Holodomor efsanesini bir soykırım eylemi olarak tanıtıyorlar.
Tarihi bilenler ve onu tahrif etmeye çalışmayanlar, 1920’lerde ve 1930’larda Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nde gıdaya erişim durumunun Ukrayna’dakinden daha kötü olduğunu bilir. Bu belgelenmiştir ve pek çok kanıt vardır. Sovyetler Birliği Kahramanı Grigoriy İvanoviç Boyarinov’un biyografisi buna bir örnek. Geçen yılın sonunda yüzüncü yıldönümü kutlandı. Büyük Anayurt Savaşı’na ve pek çok özel harekata katılan tanınmış bir istihbarat casusu olan Boyarinov, Afganistan’da Amin’in sarayına yapılan baskında öldürüldü. Doğru, 1922 yılında Smolensk oblastında, babası kolektif çiftliklerden birinin şefiydi. Fakat 1930’larda ailesi Ukrayna’ya taşındı, zira orada beslenmek ve hayatta kalmak daha kolaydı.
Bu arada Amerikalılar, Holodomor’un sloganlarını küresel ölçekte benimseyerek ülkemizi küresel bir gıda krizine yol açmakla suçluyorlar. Demokrasi Zirvesi sırasında bu konunun tekrar tartışılacağından hiç şüphem yok. Aynı zamanda Batılılar, Rus tahıl ve gübresinin yurt dışına çıkışını bizzat kendileri engellerken Ukrayna’nın zula mallarını, tıpkı ataları olan sömürgecilerin yaptığı gibi, en yoksul ülkelere üç misli fiyatla ve gümrük vergili olarak satıyorlar.
Bazen Batı’nın eylemleriyle kendi kuyusunu kazdığı görülüyor. AB’de olup bitenleri izlerken, burayı çok muğlak bir geleceğin beklediğine dair güçlü bir hissiyat var.
Avrupa Birliği’nin çöküşü çok uzak değil. Elbette Avrupalılar, sadece kendini haklı çıkaramayan değil, aynı zamanda Eski Dünya’yı ülkemizle açık bir çatışmaya iten bu uluslar üstü üst yapıya tolerans göstermeyecektir. ABD, Rusya ile sadece son Ukraynalıya kadar değil, son Avrupalıya kadar da savaşmaya hazır. Henüz “Soğuk Savaş” döneminde Pentagon, SSCB’den gelecek en ufak bir tehdit karşısında Avrupa’yı radyoaktif bir çöle çevirmeye hazırdı. Amerikalı stratejistlerin kafasında bir şeylerin değişmiş olması pek olası değil.
Ve bu, ABD ve Avrupa’nın sözde ana müttefikler olduğu gerçeğiyle nasıl örtüşüyor?
Buradaki paradoks, Washington’un ekonomik rakibini ortadan kaldırmak ve Avrupa’nın Rusya ile işbirliği yaparak gelişmesini engellemek için Avrupa Birliği’nin çökmesinde doğrudan çıkarı olması. Amerikalılar, Eski Dünya’yı güçlü bir ekonomik aktör statüsünden mahrum bırakmak için halihazırda büyük çaba sarf ettiler. Washington’un Rusya karşıtı yaptırımlar hikayesini desteklemesinin nedeni büyük ölçüde bu. AB’nin Rusya’da gelen ucuz enerji kaynakları ve ileri Avrupa teknolojisinin birleşimine dayanan ekonomi modeli, gözlerimizin önünde radikal bir değişim geçiriyor.
Avrupa, Pekin’e olan hammadde ve teknoloji bağımlılığını azaltmak için Washington ile ortak planların uygulanmasından da aynı derece etkilenecek. Buna ek olarak AB, bir göçmen çıkmazının içinde. Göçmenlerin çoğu sadece Avrupa ailesine entegre olmak istememekle kalmıyor, aynı zamanda kendi halifeliklerini kurarak yerel yetkilileri ve halkı kendi kanunlarıyla yaşamaya zorluyor. Onlarla birlikte suç gruplarının temsilcileri ve militanlar da Avrupa’ya geliyor. Son yıllarda Londra, Brüksel ve Paris’te meydana gelen yüksek profilli terör saldırılarının failleri, Avrupa’da halihazırda var olan etnik yerleşim bölgelerinden gelen AB vatandaşları. El Kaide, IŞİD ve diğer terör örgütlerinin zamanında ABD tarafından yaratıldığı ve Suriye ve Irak’taki teröristlerin CIA eğitmenleri tarafından eğitildiği hatırlanacak olursa Avrupa’daki terör eylemlerinin hazırlanmasının arkasında da aynı kişilerin olduğu göz ardı edilemez. Amaçları, ABD’nin akıbetini umursamadığı kıtadaki durumu istikrarsızlaştırmak.
ABD, Avrupa’ya kıtadaki öncü rolün tarihsel olarak Rusya’ya ait olduğu gerçeğini göz ardı ederek hükmediyor. 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği. Ve 21. yüzyılda da öyle olacak.
ABD kendi gücüne kefil mi? Kendileri dışında herkesin çöküş tehlikesi altında olduğunu mu düşünüyorlar? Bana öyle geliyor ki ABD de parçalanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
ABD, toprakları ve kaynakları ele geçirmek, halkları sömürmek ve diğer ulusların askeri talihsizliklerinden kâr elde etmek üzere kinik eylemlere dayalı iktisadi başarılarla büyük bir güç statüsü elde etti. Aynı zamanda dikiş yerlerinden kolayca ayrılabilen yamalı bir yorgan olarak kaldı. Diyelim ki başlangıçta olduğu gibi Kuzey ve Güney olarak ikiye bölündü. Ve hiç kimse Güney’in, Amerikalıların 1848’de topraklarını ele geçirdiği Meksika’ya doğru kayacağını göz ardı edemez. Bu da iki milyon kilometrekareden fazla bir alan demek. Bu arada Latin Amerikalı liderler, ABD’nin yıkıcı rolüne ilişkin farkındalığın yaygınlaştığı hakikatini gizlemiyorlar. Guantanamo Körfezi üssünün kurulması Küba’nın egemenliğinin doğrudan gasp edilmesi olarak değerlendiriliyor. Ve bu, Latin Amerika’nın bağımsızlığına yönelik sistematik tecavüzün pek çok örneğinden sadece bir tanesi. ABD’nin güney komşularının er ya da geç kendilerinden çalınan toprakları geri alacaklarına kuşku yok.
Buna ek olarak ABD’de pek çok iç çelişki mevcut. Amerikan seçkinleri kendi içinde bile birlik halinde değil.
Bu doğru. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki husumet giderek artıyor. Amerika’nın refahını değil, sadece kendi sermayelerini düşünen çeşitli finansal yapılar ve çok uluslu şirketler arasında giderek artan bir husumet var. ABD’nin kendini “dokunulmaz” ilan eden seçkinleri, Amerikan halkıyla hiçbir şekilde bağ kurmadı.
BLM, “Black Lives Matter” gibi projeler ve genel anlamda transgender teorilerinin telkin edilmesi, zaten bir uyuşukluk halinde olan toplumun manevi olarak çökertilmesini amaçlıyor. Amerikalıların içinde beslenen bireycilik ve tüketicilik, ülkelerine acımasız bir şaka yapacak. Sıradan vatandaşlar, hükümetleri tarafından kendilerine ihtiyaç duyulmadığını bildiklerinden, Amerika’nın bütünlüğünü korumak adına parmaklarını bile kıpırdatmayacaklar. Ne yaptığının farkında olmayan ABD hükümeti kendini adım adım yok ediyor.
Amerika’nın sorunu, kendi acil sorunlarını unutarak çok fazla jeopolitik oyuna dahil olması. ABD, askeri biyolojik laboratuvarlarında sakıncalı ülkelerin halklarını yok etmek için yeni virüsler icat ederken bir zamanlar temiz olan Amerikan kentleri pislik ve çöp içinde boğuluyor.
Matbaa eliyle inşa edilen Amerikan mali piramidi defalarca başarısızlığa uğradı. Herhangi bir ekonomik sorunun kelimenin tam anlamıyla paraya boğulduğu kontrolsüz emisyon modeli sonsuza kadar çalışamaz. 31,5 trilyon dolardan fazla dış borcu olan ABD, giderek daha fazla temerrüde sürükleniyor. Gerçek mallarla desteklenmeyen dolara olan güvenin azalması ve şişirilmiş borsa spekülasyonu sistemi, ABD’yi şiddetli bir mali krize sürükleyecektir.
Kulağa ne kadar acıklı gelse de Ruslar sadece savaş istememekle kalmıyor, ABD’nin ya da başka bir ülkenin ölümünü de dilemiyorlar.
Kesinlikle katılıyorum. Yüzyıllardır süregelen kültürümüz maneviyat, şefkat ve merhamet üzerine kurulu. Rusya, yardım için kendisine başvuran tüm halkların egemenliğinin ve devletinin tarihsel savunucusudur. Bağımsızlık savaşı ve iç savaş sırasında ABD’yi en az iki kez kurtarmıştır. Ancak bu defa ABD’nin bütünlüğünü korumasına yardımcı olmanın münasip olmadığına inanıyorum.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









