Bizi Takip Edin

Görüş

Sovyet basınında 12 Eylül – 3

Avatar photo

Yayınlanma

Bütün bu haberlerin en önemlisi, dahası, bütün bu haberlerin aslında gazetecilik kaygılarının değil (öyle olsa, ve karşımızda Pravda yahut İzvestiya değil de başka, mesela batılı ilerici bir yayın organı olsa, nesnel kaynaklara erişemedikleri için “yerel gazetelerin” yazdıklarını aktarmakla yetindikleri düşünülebilirdi) ama (baştan beri altını çizmeye çalıştığım) bir ideolojik-siyasi anlayışın sonucu olduğunu gösteren önemli bir “perspektif yazısı” var, 30 Ekim tarihli Pravda’nın sayfasını işgal eden. Gene Filippov imzalı bir haberle karşı karşıyayız; darbe idaresiyle ilgili izlenimlerini geçmiş. İlginç bir üslupla yapmış bunu; adeta darbe yönetiminin tezlerini marksist sosa bulayarak ülkedeki duruma dair az çok nesnel bir analizle karıştırmak ister gibi; ne var ki doğal olarak bu şekilsiz lapadan çıka çıka faşist darbenin aklanması çıkmış. Uzun bir alıntı yapmaya değer:

“Askerlerin sahnenin önüne çıkması ülkede meydana gelen belli iç siyasi durumla ilişkili. Türkiye Cumhuriyeti son yedi yıldır uzatmalı bir kriz yaşıyordu. Kiminde Demirel liderliğinde Adalet Partisi kiminde Ecevit liderliğinde Cumhuriyet Halk Partisi tarafından birbiri ardınca kurulan hükümetler muhtelif burjuva-toprak ağası kesimlerin menfaatlerini yansıtıyordu ve kriz durumunu aşma gücüne sahip değildi. Bu partilerin hiçbiri parlamentoda mutlak çoğunluk kazanamıyordu. Sonuçta… en yüksek yasama organı paralize olmuştu. Örneğin partiler arası çekişmeler içindeki parlamenterler beş ay boyunca bir cumhurbaşkanı seçememişlerdi. Başlıca iki burjuva grubunun iktidar mücadelesini sertleştiren siyasi istikrarsızlık, sağ milliyetçi ve maocu aşırı solcu örgütlerin terörüyle iyice derinleşiyordu. … Terörün vurucu gücü küçük tüccarların, kırdaki kulakların ve deklase olmuş şehirli gençliğin menfaatlerini ifade eden neofaşist Milliyetçi Hareket Partisi’ydi. … Erbakan liderliğindeki dinci Milli Selamet Partisi devletin laik niteliğine karşıydı, medeni kanunun daha ilk Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından reddedilen şeriat kurallarıyla değiştirilmesini talep ediyordu. … Aşırılıkçı çıkışlar Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ağır iktisadi kriz… ortamında gelişiyordu. … Bu ortamda ordu yönetimin dizginlerini eline aldı, Milli Güvenlik Konseyine göre Türkiye’yi krizden çıkaracak bir tedbirler programı açıkladı. Aynı zamanda askeri yönetim iktidarının geçici nitelik taşıdığı da açıklandı. … Güvenlik kuvvetleri ve askeri birlikler örgütlü terör dalgasını kırdılar. Basın, neofaşist Milliyetçi Hareket Partisi tarafından kurulan yıkıcı terörist çetelerin geniş ağının tasfiye edildiğini bildiriyor. … Dinci Milli Selamet Partisi’nin ve sol aşırılıkçı grupların faaliyetleri de soruşturuluyor. … Dernek ve sendikaların aktivistlerinden oluşan bir grup da serbest bırakıldı. Askeri yetkililer faaliyetlerini sadece temizlik ve önleyici tedbirlerle sınırlandırmıyor; yasama reformları da ilan ettiler. Yeni anayasa kabul edilecek. … İktisadi alanda yönetimin faaliyetleri esasen bir önceki hükümet tarafından getirilen tedbirlerin devamına dayanıyor. Öncelikle özel sektörün geliştirilmesi siyaseti devam ediyor. İktisadi planlar daha önce olduğu gibi batıdan yabancı sermayenin ve geniş mali-iktisadi yardımın çekilmesi hesaplarıyla yapılıyor. … yeni yönetim, daha önceki hükümet tarafından IMF’nin baskısıyla sosyalist ülkelerle ticari ilişkilere getirilen bir dizi ciddi sınırlamayı da kaldırdı. … Hükümet programında sosyal nitelikli teminatlar da var: halkın hayat seviyesinin yükseltilmesi, 3 milyonu aşan işsizlikle mücadele, tarımsal reformlar gerçekleştirilmesi. Dış siyasete gelince… Türkiye’nin bugünkü yöneticileri komşularıyla ve bu meyanda Sovyetler Birliği’yle de ilişkileri iyileştirmeye özel bir önem vereceklerini açıklıyorlar. … Türk toplumu milli bayramını… kutlarken ülkenin mevcut güçlüklerin üstesinden başarıyla geleceği umudunu ifade ediyor.”

Sovyet basınında 12 Eylül – 2

Alabildiğine tepetaklak, alabildiğine çarpık, sübjektif, yanlış; ama derdini eksiksiz anlatıyor.

İzvestiya 31 Ekim’de Ecevit’in CHP genel başkanlığından istifa ettiğini duyurmuş. 3 Kasım’da ise Konsey genel sekreteri Haydar Saltık’ın açıkladığı “Türkiye’nin demokratik düzene geçiş programını” haberleştirmiş. Ayrıntılarını bildiğimiz şeyler (kurucu meclis, yeni anayasa, yeni siyasi partiler ve seçim kanunu). Ertesi gün Pravda’da Filippov da yazmış aynı şeyleri, ancak bir farkla: tıpkı 30 Ekim’deki benzersiz perspektif yazısında olduğu gibi burada da yeni anayasanın “kabul edileceğini” vurgulamış. Kehanet değilse eğer (olmadığını düşünmek için her türlü sebep var) kabul edilmeme alternatifi olmadığını bildiği için.

İzvestiya ertesi gün SSCB bakanlar konseyi başkanı N. Tihonov’un 29 Ekim bayramı vesilesiyle Başbakan Ulusu’ya gönderdiği tebrik telgrafını ve Ulusu’nun cevabını yazmış; her ikisinde de “SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelecekte de iyi komşuluk ve karşılıklı yarara dayanan işbirliği ruhuyla sürdürüleceği umudu” dile getirilmiş. Aynı haberi bir gün gecikmeyle (sabah baskısı yaptığı için bu gecikme) Pravda da veriyor. Başlıca saiki antikomünizm olan bir faşist cunta yönetiminin dünya komünizminin başı saydığı Sovyetler Birliği yönetimiyle resmi ilişkilerinde sıraladığı saygı ifadelerindeki ikiyüzlülük şaşırtıcı doğrusu. Aynı ikiyüzlülük 11 Kasım’da gene İzvestiya’da yayınlanan Evren’in devlet başkanı sıfatıyla SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu başkanı Leonid Brejnev’e gönderdiği Ekim Devrimi tebrik telgrafında da var. Faşist darbenin lideri şöyle diyor:

“Büyük Ekim Devrimi’nin 63’üncü yıldönümü vesilesiyle Türk halkı ve kendi adıma siz ekselanslarına en samimi tebriklerimi… gönderiyorum. Bu vesileyle… Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki iyi komşuluk ve dostça işbirliği ilişkilerinin bundan sonra da ülkelerimizin esenliği ve bütün dünyada barış için gelişmeye devam edeceği umudumu ifade ediyorum.”

Pravda’da Filippov 14 Kasım’da Hürriyet’e dayanarak TİKP’in (Aydınlıkçılar) Ankara’daki genel merkezinde arama yapıldığını ve “Pekin’le sıkı ilişkiler içinde bulunduklarına” dair çok sayıda belge ve malzeme bulunduğunu yazıyor. Hürriyet’e göre ayrıca MHP genel merkez ve şubelerinde yapılan aramalarda da bu örgütün katliam ve şiddet eylemlerindeki rolünü aydınlatacak ek bilgiler ortaya çıkmış.

Bu Aydınlık meselesi önemli. Filippov (Pravda) 21 Kasım’da tekrar dönmüş ona ve “maocu TKİP’in elebaşı Perinçek ve aktif aşırılıkçı suç ortaklarının tutuklandığını” yazmış. Demek ki izlek şu: cunta neofaşistlerle maocu aşırılıkçıları tutukluyor — böylece Pravda da faşist darbecilerin “aşırı sola da aşırı sağa da” eşit mesafede bulunduğu, hem zaten bir grup sendikacıların serbest bırakıldığı, dolayısıyla solun demokratik faaliyetleri açısından büyük bir engel bulunmadığı yanılgısını hiç şüphesiz bilinçli olarak destekliyor ve bunu yaparken TKP dışındaki bütün solu (TKP’nin faşist darbeyle ilgili henüz bir açıklaması yok zaten veya varsa bile Pravda da İzvestiya da bunu aktarma gereği duymamış) ne varsa TİKP torbasına dolduruyor. Aydınlık meselesinin önemi tam da burada. Oysa Aydınlık bugün olduğu gibi o zaman da kendi meşrebine en yakın olanlar dışında Türkiye solunun her kesimiyle çatışıyordu ve solun büyük bölümü tarafından sol olarak dahi kabul edilmiyordu. Oysa Pravda büyük bir yetenekle bütün bu solu Aydınlık’la eşleştiriyor.

Hem Pravda hem de İzvestiya bütün bu süre boyunca Türk basınında cesaret edip çıkan tek tük anti-Amerikancı seslerin etkisini abartmış. Bir örnek: İzvestiya 19 Kasım’da “Kararlı bir uyarı” başlığı altında “etkili Türk gazetesi” Günaydın’ın “ABD’nin Ortadoğu bölgesinde Türkiye’yi barış davası için tehlikeli olacak askeri hazırlıklara çekme girişimlerine karşı kararlı bir uyarı yayınladığını” yazıyor. Bu muhtemelen Teoman Erel’in bir yazısı (Filippov da biraz gecikmeli olarak, belki o gün başka bir yazı konusu bulamadığından, 30 Kasım’da aynı yazıyı haberleştirmiş). Erel bu yazısında “Türkiye’nin aynı zamanda Kuzey Atlantik paktı üyesi olarak lideri ABD olan bu paktın Ortadoğu’da bir ‘acil müdahale kuvveti’ meydana getirir ve Amerikan basın organları Türkiye’nin, askeri teçhizat ve araçların depolanacağı en iyi üs ve NATO füzeleri için en iyi fırlatma rampası olarak düşünülmesi gerektiği yönünde yayınlar yaparken uyanık olması gerektiğini” söylemiş. Teoman Erel’in yazısı öngörülüymüş gerçekten; İzvestiya şöyle özetlemiş: “Günaydın’a göre bu bahanelerle Türkiye’yi devre dışı bırakma amacı gizleniyor; bunun meyvelerinden de bütün Avrupa yararlanacak. Günaydın, Türkiye’nin NATO müttefiklerinin demokratik bir Türkiye mi görmek istediklerini yoksa Avrupa’nın dışında fakir ve muhtaç bir devlet olarak Sedat tipi bir ileri karakol olarak mı bırakmak istediklerini soruyor.” Ne var ki İzvestiya (ve Pravda) bu dönemde her kim olursa olsun Türkiye’nin ABD oryantasyonuna çıkan hiçbir sesin “askeri yönetim” tarafından ciddiye alınmayacağını ve dahası bu seslerin mümkün olan en kısa sürede susturulacağını düşünmemiş, düşünememiş. Sovyetler Birliği tarihi boyunca Türkiye ile ilgili muazzam hesapsızlıklardan bir diğeri daha.

Belki de hesapsızlıktan daha fazlası. Pravda 25 Kasım’da Milliyet’in başyazısında Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerini geliştirmesi gerektiği ifadelerini aktarıyor. Türkiye’nin “bir önceki hükümetin IMF ve batılı tekellerin baskısıyla aldığı” Sovyetler Birliği ile dış ticaretin sınırlanması kararını iptal etmesi, Sovyet yönetimi tarafından herhalde faşist darbecilerin ülkenin bağımsızlığına sahip çıkma kararlılığı olarak görülüyor ve Milliyet’in Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerin geliştirilmesi gerektiği çıkışı da bunun delili sayılıyor. Pravda 4 Aralık’ta gene aynı telden çalıyor: bu defa Ankara’da yayınlanan Barış gazetesinin “ünlü yazarı” Ahmet Şükrü Esmer’in yazısını özetlemiş; buna göre Esmer, IMF ve diğer batılı tekelci örgütlerin Türkiye’nin güçlüklerinden yararlanarak kapılarını yabancı sermayeye geniş bir şekilde açmasını dayattığını, keza ABD’nin “yardım” karşılığı askeri üsler istediğini, oysa SSCB’nin herhangi bir dayatmada bulunmadan ve milli bağımsızlığa zarar vermeden teknik-iktisadi yardımda bulunmakta olduğunu yazmış.

“Askeri yönetimin” İsrail ile diplomatik ilişkileri kesme çıkışı da aynı şekilde kavranıyor; Filippov 3 ve 7 Aralık’ta iki defa yazmış bunu. 7 Aralık yazısı, tıpkı Günaydın’da Teoman Erel’in yazısında olduğu gibi, basındaki sesleri iktidarın eğilimlerinin işareti sayma gafletinin bir başka örneği; bu defa da Hürriyet’e dayanarak darbe yönetiminin İsrail ile diplomatik ilişkileri dondurma kararının ABD Kongre’sindeki “siyonist çevrelerin” öfkesini çektiğini ileri sürüyor. Hürriyet’e göre: “Türkiye’nin dış siyasetine karşı çıkan Amerikan siyonistleri aceleyle bir Türkiye karşıtı koalisyon kurmaya giriştiler.” Ancak: “Halkın geniş kesimlerinin duygularını yansıtan Türk basını yönetimin İsrail’le ilişkileri dondurma çizgisini destekliyor.” Pravda yorumsuz aktarıyor bunları; belli ki aynı düşünceleri paylaşıyor.

Bu arada hem İzvestiya’nın hem de Pravda’nın faşist cuntadan reklamlar serisi devam ediyor. İzvestiya 2 Aralık’ta Türkeş’in yargılanmasına tekrar başlandığını bildiriyor. MHP’nin “anarşi ve terörün yayılmasında önemli derecede sorumluluk taşıdığını” vurgulamış; “askeri yönetim” bu eylemleri soruşturma konusu yaptığına göre darbeciler olumlu bir tutum takınıyor olmalı. MHP davası Sovyet yönetiminin darbecilere yaklaşımında kendince bir tür turnusol kâğıdı olmuş belli ki; 9 Aralık’ta Pravda’da Filippov da “İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman istihbaratının casusu olan nefofaşistlerin elebaşı Türkeş’in” mahkeme karşısına çıkarıldığını yazıyor. Darbecilerin “hem aşırı sağa hem aşırı sola karşı” olduğu demagojisini aynen yansıtmaya devam ediyor; siyasi terörün sorumlusu olarak (MHP’yle birlikte) “maocu aşırılıkçıları” da sayıyor. Pravda bundan bir gün önce de başbakan Ulusu’nun askeri yönetimin faaliyetleriyle ilgili basın toplantısını yazmış, en ufak yorum katmadan. Ulusu’ya göre “örgütlü terörün beli büyük ölçüde kırılmış”. Ulusu ekonomideki krizi aşmak için bir takım adımlar atıldığını, ancak enflasyon ve işsizlikle mücadelenin bir numaralı sorun olduğunu da söylemiş. Keza Türkiye’nin dış siyasette geniş uluslararası işbirliğinden yana olduğunu vurgulamış, NATO’ya bağlılığının altını çizmiş ama bununla birlikte SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle işbirliğini geliştirmek istediğini söylemiş.

Başka deyişle faşist darbeye karşı hayırhah tutumda hâlâ hiçbir değişiklik yok.

Pravda’da Filippov 13 Aralık’ta bir başka farsa daha imza atmış. Türkiye’de özel sektörde, özellikle de metalurji, tekstil ve cam işçiliğinde işçilerin temel haklarının sistematik olarak çiğnendiğini yazmış; ama şu ifadeye bakınız: “Bu sektörlerde patronlar MGK’nın… talimatlarını ihlal ederek her türlü bahaneyle işçiler ve memurlarla toplu iş sözleşmeleri imzalamayı reddediyor, mesai ücretlerini ödemiyor ve sanayide istihdam edilen insanların çalışma şartlarını iyileştirmekle ilgilenmiyor.” Öyle ki yaklaşık yarım milyon insanı temsil eden Türk-İş “işletmecilerin yaptığı kanunsuzlukların sona ermesini kararlılıkla talep etmiş”. Düşünebiliyor musunuz, MGK’nın “talimatlarını” çiğneyerek! Eğer bu “talimatlar” çiğnendiyse “askeri yönetim” muhakkak elindeki sopayı kullanacaktır — belli ki beklenti bu yönde. İzvestiya sadece 12 gün sonra DİSK’in “anayasal düzeni yıkmak demek olan proletarya diktatörlüğü tesisine yönelik faaliyetleri” yüzünden yasaklanması davasını haberleştirmiş; ama (hayali sohbetimize devam etmiş olsaydık eğer) herhalde gene Nasır Mısır’ını örnek gösterirlerdi.

Birkaç haber daha var, ama onlar nispeten önemsiz, yazıyı uzatmaktan başka bir anlam da taşımayacak. Ancak bütün bu üç buçuk aylık dönemin en eğlenceli yazısı, Filippov’un 20 Aralık tarihli kısa haberi. Filippov, Washington’un Türkiye’de bulunan Amerikan askerlerine üsleri dışında bulundukları sırada sivil kıyafetler giymeleri talimatı verdiklerini yazıyor. “Amerikan kaynaklarına” göre bu “Türkiye’de anti-Amerikancılığın yükselmekte oluşuyla” ilgiliymiş.

12 Eylül’de anti-Amerikancılığın yükselişini bulmak için ne olmak gerek, bilmiyorum.

SONUÇ

Hiçbir siyasi sistem cennet vaat edemez ve her siyasi sistem kendi meşrebince hatalarla maluldür. Sovyetler Birliği’nin dış siyaseti kurucu ideolojinin bir parçası olarak enternasyonalizmle devlet olarak varlığının ürettiği pragmatizm arasında daha kuruluşundan itibaren (ikincisinin zamanla belirleyici ağırlık kazanmaya başladığı) bir sarkacı andırıyordu. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok; devlet olmakla enternasyonalizm arasında böyle bir açı vardır ve bundan sonra da olacak. Bununla birlikte sarkaç her şeye rağmen düzgün ayarlanabilirdi ve bunun için sadece değerlendirmelerinde objektif olmak, “somut şartların somut analizini yapmak” gerekirdi; oysa pragmatizmin tayin edici olduğu dönemlerde (hiç değilse Türkiye söz konusu olduğunda) bu pragmatizm nesnel analizler üzerine değil sübjektif kanaatler üzerine kurulmakla kalmadı, üstüne üstlük marksizm sosuyla da ıslandı.

Evet, devir değişti artık, bugün başka bir dünyada yaşıyoruz. Sovyet dış siyaseti kâğıt üstünde “ideolojik” bir siyasetti: proletarya enternasyonalizmine dayanıyordu; ama (bu enternasyonalizmden özellikle Afrika ülkelerinde 1990’a kadar hiçbir zaman tamamen vazgeçmemiş olsalar bile) gerçekte Türkiye’de faşist darbede halkçı bir eğilim arama pragmatizmine varmıştı. Muazzam bir siyasi yanılgı!

Rusya Federasyonu’nun dış siyaseti ise resmen pragmatist olarak tanımlanır; bu siyaset Rusya’nın “milli menfaatlerini” esas alır. Bununla birlikte (Ukrayna meselesinde açık seçik görüyoruz ki) bu siyaset aynı zamanda muhatabının hukuki meşruiyeti üzerine kurulur; meşruiyet ise anayasal düzendir. Anayasal düzenin ilga edildiği yerde hukuki meşruiyet kalmaz; dış ilişkiler de (hiç değilse prensip olarak) buna göre yeniden şekillenir.

Sovyet yönetiminin Türkiye’de askeri faşist darbe karşısında düşünmediği şey yani — düşünmedi, çünkü Türkiye’ye yönelik bütün siyasi yaklaşımı baştan ayağa yanlıştı.

Çağdaş Rusya yönetiminin pragmatist dış siyasetinin sonuçları hoşunuza gitmeyebilir; ancak bu “realpolitikin” temelinde yatan sübjektif inançlar değil objektif analizlerdir; bu, onu geç dönem Sovyet yönetiminin Türkiye yaklaşımından ayıran başlıca özelliği.

Sovyetler Birliği’nde ve çağdaş Rusya’da da Türkiye’ye dair tarihçilerin görüşleri pek nadiren yanlışlanmış, siyaset bilimcileri ve yorumcuların görüşleri ise pek nadiren doğrulanmıştır. Sovyetler Birliği’nde bu ikinci grupla Kremlin çoğu zaman aynı şey olduğundan özellikle 1960’lardan itibaren Kremlin’in Türkiye’ye dair görüşleri de pek nadiren doğrulanmıştır. Çağdaş Rusya’da ise Kremlin’in Türkiye’ye dair görüşleri pek nadiren yanlışlanır.

Ama soru şu: dış siyasette “milli menfaatler” başka ülkelerin (ve halkların) milli menfaatleriyle örtüştüğünde ne olur?

Kemalist dönemin (kabaca 1922 ile 1937 arasına tarihleyelim bunu) dış siyaseti alabildiğine pragmatistti, ancak bu pragmatizm bir dizi düşman karşısında var olma mücadelesinin sonucunda kesinlikle ilericiydi ve birçok başka halkın milli menfaatleriyle bütünüyle örtüşüyordu. Üstelik bu pragmatizm ister istemez (bu kelimenin en olumlu anlamıyla) ideolojik bir anlam kazanmıştı; çünkü ortak düşmana karşı şu veya bu ölçüde ortak mücadele kaçınılmazdı.

Sovyet basınında 12 Eylül – 1  

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English