Görüş
Yaklaşan mütareke: daha büyüğüne hazırlık – 2

Bu yazı dizisinin ilk bölümünü şu sözlerle bitirmiştim:
“Mevcut durumda temas hattında bir mütareke kaçınılmaz görünüyor.”
Bunun nedeni şudur: Ukrayna artık bir “mesele” olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır, çünkü mesele yaratma potansiyelini kaybediyor. Rusya’nın Kiev’in NATO’ya üyeliğine asla izin vermeyeceği yeterince açık. Rejimin mevcut askeri potansiyeli büyük ölçüde yok oldu ve dahası, emperyalist bloğun bütün üretim kapasitesi kullanılsa bile kaybı karşılamıyor. Rusya Genelkurmay başkanı Gerasimov 17 Aralık’ta Kiev rejiminin 2022 şubatından bu yana toplam 30 ülkeden 350 milyar dolardan çok “yardım” aldığını, bunun 170 milyar dolarının da askeri içerikli olduğunu söylemişti. Bu muazzam meblağın Rusya’yı yenmek şöyle dursun artık savaşmaya bile yetmediği anlaşılıyor.
Herkes bunun farkında — bu nedenle hazırlanmak için zamana ihtiyaçları var.
“Hazırlık”
Neye hazırlanmak?
Rutte 13 Aralık’ta “Rusya ile batı arasında şu anda ne savaş ne barış durumu olduğunu ve Rusya’nın Ukrayna ve batı ile uzun süreli bir karşı karşıya gelişe hazırlandığını” söylemişti. Meali, Rusya ile savaşa hazırlandıklarıdır.
Bu artık hiçbir seviyede gizlenmiyor da. NATO askeri komite başkanı amiral Rob Bauer 25 Kasım’da, Rusya ile NATO ülkeleri arasında silahlı çatışma çıkması halinde Rusya topraklarında “yüksek hassasiyetli hedeflere önleyici vuruş” konusunu NATO bünyesinde görüştüklerini söylemişti. Bauer’e göre: “Akıllıca olan beklemek değil, Rusya’nın bize saldırması halinde Rusya’daki rampaları vurmaktır. Bize saldırı için kullanılacak sistemlerini devre dışı bırakacak yüksek hassasiyetli kombine bir darbe zaruridir, ilk darbeyi biz vurmalıyız.” Üstelik Bauer, “iş dünyasına” da “savaş zamanı senaryosuna” hazır olma ve üretim ve dağıtımını buna göre düzeltme çağrısı yapmıştı: “Bütün kritik hizmet ve malların tedarikini sağlayabilirsek bu caydırıcılığımızın önemli bir parçası olacaktır.”
Bu tam bir kapitalist reorganizasyon anlamına geliyor: Avrupa’da sanayisizleştirme değil sanayinin askerileştirilmesi. Üstelik neocon manyaklığından değil esasen savaşın ne demek olduğunu bildiği için bu tür meselelerde her zaman daha dengeli olmayı tercih eden askerlerden gelmesi de önemi katlıyor. Yeni planlanmış bir şey değil, hatta 24 Şubat 2022 ile de ilgisi yok — ABD’nin Avrupa’daki “Reichsführer”i, Avrupa Komisyonu’nun başındaki “baronesin” 2023’te Münih Konferansı sırasında açıkça söylediği gibi, daha 2021 eylülünde proje hazırdı. Ancak vasatlıkları, çapsızlıkları, hesapsızlıkları nedeniyle bir türlü doğru düzgün beceremediler. Şimdi bu süreci hızlandırmak için yeni baştan zamana ihtiyaçları var. Trump’ın NATO üyelerinin askeri harcamalarını GSYH’nın yüzde 2’si de değil, çok daha yükseltmeleri gerektiği açıklaması (Trump’ın yüzde 3,7 oranını konuştuğu söyleniyor; The New York Time ise geçen ay yüzde 5’ten söz etmişti), eğer gerçekleşirse, sadece ABD’nin değil Avrupa elitinin de avantajına, çünkü aslında tam da bu reorganizasyonu hızlandırmak için biçilmiş kaftan.
Eğer hasmınız savaşa hazırlanıyorsa siz de hazırlanırsınız. Rusya epey zaman batıyla Avrupa’da konvansiyonel savaş fikrini anmaktan kaçındı. En azından beyanatlarda NATO ile olası bir çatışmanın Ukrayna’da veya Ukrayna’yla ilişkili olması beklentisi daha güçlü görünüyordu. Örneğin Dışişleri bakan yardımcısı Ryabkov bu ayın başında, “ABD’nin ve diğer NATO üyelerinin Ukrayna krizini tırmandırmaya yönelik eylemlerinin” NATO ile doğrudan çatışma ihtimalini artırdığını söylemişti. 16 Aralık’ta ise Savunma bakanı Belousov ilk defa, “Orta Asya ve Afrika, Kafkaslar ve Transdinyester’de muhtelif görevlerin yerine getirilmesi ve askeri varlığın sağlanmasının” zaruretinden söz ettikten sonra şöyle dedi: “Orta vadede durumun her tür gelişmesine tam anlamıyla hazır olunmalı. Önümüzdeki on yılda Avrupa’da NATO ile olası askeri bir çatışma da dahil. Geçen temmuz ayında NATO zirvesinde alınan kararlar buna hazırlık. Keza bu, ABD ve diğer NATO ülkelerinin doktrinel belgelerinde de yansımasını buluyor.”
Öyle anlaşılıyor ki aklı az çok başında herkes NATO ile Rusya arasında bir savaş fikrini giderek daha olası görüyor. Batı, bunu kendisi kışkırttığı, buna ihtiyacı olduğu için. Rusya, savaşı durduracak gücü olmadığından.
Her ikisi de reorganizasyondan geçmek zorunda. İlkinin ekonomiyi tamamen militarize etmesi gerekli. AB’nin faşist-frankist Borrell’den sonra dış siyaset şefi (yani savaş bakanı) olan Kaja Kallas geçen yıl Estonya başbakanlığı koltuğundayken Rusya’nın dondurulmuş varlıklarını teminat göstererek savaş bonoları çıkarılmasını savunmuştu. Aynı Kallas bu ayın ortasında da Rusya’nın batı tarafından “ele geçirilen” varlıkları üzerinde kanuni hakları olmasına rağmen bu fonlar Kiev rejiminin yeniden tesisi için kullanılıncaya kadar onları alamayacağını söyledi, hatta daha da ileri giderek ekledi: “Onlardan bir şey kaldığından da emin değilim.” Nihayetinde yurtdışı varlıklar itibaridir. Üzerinde işlem yapabilmek için hesapta olması değil görünmesi yeterlidir. Bu nedenle, Kallas’ın kelimelerin şehvetine kapılmadığını, durumun gerçekten böyle olduğunu düşünmek için yeterli sebep var.
Rusya açısından ise Sovyet mirası savunma kompleksi öylesine devasa bir yapı ve sivil ekonomiyle öylesine kopmaz bağlarla bağlı ki bu kompleksin reorganizasyonu değil sadece iyileştirilmesi ve genişletilmesi gerekli. Ama savaşa hazırlanıyorsanız insanları buna ikna edebilecek argümanlar bulmanız, bu argümanları savunabilecek insanlar bulmanız, güncel görevleri yerine getirebilecek kadrolar bulmanız, ortak değerleri öne çıkartabilmek için gelir adaletsizliklerini geriletmeniz, insan kaynaklarının yeterliliğini sağlayabilmek için toplumun kendini yeniden üretimi anlamına gelen doğum oranlarını yükseltmeniz, sivil sanayi çıktısını artırmanız, teknolojik üstünlüğü ele geçirmeniz, iktisadi bağımsızlığı sağlamanız ve korumanız… gerekli. Bu karmaşık sürecin tamamlanması için de zamana ihtiyaç var.
Kısacası, sadece Trup öyle istiyor diye değil, bütün taraflar için mütareke gerekli. Sorunun bunun ne şekilde yapılacağı ve ardından barış anlaşmasına varıp varmayacağı.
Rusya’nın pozisyonu
Rusya tarafından son bir haftada iki programatik açıklama var.
25 Aralık’ta Rusya Dışişleri bakanı Lavrov batıyla gelinen durumu açıkça ifade etti: “Halen batıda ve Ukrayna’da yürütülen görüşmelerin anlamı hakkında. Burada sözkonusu olan sadece bir mütareke, Kiev rejiminin Batı’nın yardımıyla bir kez daha güç toplamasına ve efendilerinin Rusya’yı ‘stratejik bir yenilgiye’ uğratma talimatlarını yerine getirmek için yeni girişimlerde bulunmasına izin verilmesi. … Mütareke bizi tatmin etmez, bize güvenilir, hukuken bağlayıcı mutabakatlar gerekli.” Lavrov’a göre bu mutabakatlar da Ukrayna çatışmasının temel nedenlerini ortadan kaldırmalı: “Avrupa’da ortak güvenlik, NATO’nun genişlemesi, AB’nın geçtiğimiz günlerdeki NATO’nun altında yer alma ve esasen de bu örgütler arasındaki bütün farkları ortadan kaldırma kararı, ve elbette kimi bölgelerde yaşayan ve Rusya ile birleşmeden yana açıklamalarda bulunan insanların hakları da buna dahil.”
Putin ertesi gün, “batılı uzmanların Ukrayna çatışmasının 2025’te son bulmasını bekledikleri” yorumuna karşılık aynen şu ifadeleri kullandı: “Ağzınızdan bal damlıyor. (Rusça “Sizin dudaklarınızdan bal içmek” deyiminin Türkçe karşılığı. – bn.) Biz de çatışmayı bitirmeyi hedefliyoruz.” Ancak hemen arkasından, Kiev rejiminin NATO’ya girmesinin 10-20 yıl ertelenmesinin garanti edilmesine karşılık çatışmayı dondurma planları konusunda şöyle dedi: “ABD’nin seçilmiş başkanının şu anda oluşmakta olan ekibinde neler konuşulduğunu bilmiyorum. Bildiğim şu: halen görevdeki başkan Biden bana bunu daha 2021’de söylemişti. Tam da bunu teklif etmişti: Ukrayna’nın NATO’ya girmesini 10-15 yıllığına ertelemek — çünkü Ukrayna henüz ‘hazır değil’. Ben de kendisine makul bir cevap verdim: tabii ya, bugün hazır değil, hazırlayacak ve kabul edeceksiniz. … Bizim için ne fark var? Bugün, yarın veya 10 yıl sonra. Seçilmiş başkanın gelecekteki ekibinin açıklamaları hakkında bilgim yok, ama bu anlamda, eğer öyleyse, mevcut yönetimle demin söylediğiniz teklifler arasında ne fark var? Hiçbir fark yok. Durumun bundan sonra nasıl gelişeceğini, seçilmiş başkanın yönetimdeki meslektaşlarına ne gibi talimatlar vereceğini bilmiyorum. Bakalım.”
Demek ki Rusya’nın tutumu şu şekilde formüle edilebilir: Geçici bir ateşkes veya mütareke değil kalıcı bir siyasi anlaşma istiyoruz. Bununla birlikte kalıcı bir anlaşma geçici mütarekeleri dışlamaz. Barışın temeli ancak Putin’in temmuz ayındaki ültimatomu olabilir, başka da bir şey olamaz. Bu anlaşma en ideal şartlarda Avrupa’da yeni bir güvenlik mimarisi (AB’nin görev tanımının NATO dışında yapılmasını), Transdinyester ve belki Gagavuz meselesinin çözülmesini, NATO’nun daha fazla genişlemeyeceği garantisini kapsamalı. Bu sonuncusu sadece Ukrayna’yı değil, Moldova ve Gürcistan’ı kapsar.
Batının pozisyonu
Ara başlığı “batı” diye attım; ancak bu yanıltıcı olmamalı. Ağustos ayında Harici’de şöyle yazmıştım: “Ateşkes meselesi Kiev’den Washington’a, Londra’dan Budapeşte’ye kadar sabah akşam konuşuluyor olmalı bugünlerde — ama diğer Avrupa başkentlerinde değil, onlar önemsiz, onlar rüzgâra kapılmış bir sivrisinek gibi amaçsızca uçup duruyor.” Dolayısıyla, batıda sadece iki pozisyon var: ABD ve Britanya. Britanya savaşı bütün sınırlarına kadar yaymayı ve Avrupalıları bu amaçla canlı top mermisi olarak kullanmayı amaçlıyor. Bu aynı zamanda, öyle görünüyor ki, esas itibariyle The City’nin temsil ettiği küresel mali sermayenin de pozisyonu. Nihai başarı kazanma şansı yok, ama zaten bunun peşinde değil; sadece çatışmanın öngörülemez bir geleceğe kadar devamını hedefliyor.
ABD’nin ise üç alternatifli bir senaryo sunacağı belli oldu. Epeydir konuşulan şeyler; ne var ki formülasyon en kesin şekliyle ilk defa 6 Aralık’ta İtalyan Il Fatto Quotidiano’da yayınlandı. Buna göre alternatifler şunlar:
1) Ukrayna’nın “Alman modeline” göre bölünmesi ve Kiev rejiminin kontrolü altındaki bölgelerin NATO’ya alınması. 2) İkinci senaryo “Avrupa’daki İsrail”: yani NATO’ya üye olmayacak ama askeri “yardım” almaya devam edecek. 3) Çin ve Hindistan gibi NATO üyesi olmayan ülkelerin barışgücü askerlerinden oluşturulacak bir uluslararası misyon kurulur.
Birinci alternatifin uygulanması, sadece Rusya’nın pozisyonu açısından değil, ABD’nin Trump yönetiminde Rusya ile büyük çatışmayı öteleme kararlılığı nedeniyle de mümkün değil. İkinci alternatif Minsk kandırmacasının devam etmesi anlamına gelir; ABD açısından en ideal formül olmasına rağmen Rusya’nın kabul etmesi mümkün değil.
En ideal formül üçüncü alternatif gibi görünüyor; ama bu da sadece bir mütareke demek. Sorun herhalde şimdilik barışgücünün kimlerden oluşacağı meselesinde düğümleniyor olmalı. Rusya (belki Macaristan ve Slovakya dışında) NATO ülkelerinin barışgücüne katılmasını kabul etmeyecektir. Bunun yerine “küresel güney” denen şeyden bir güç toplanabilir.
Rusya’nın üçüncü alternatif üzerinde durmasının bir nedeni de Trump’ın olası bir sistem-yıkıcı rol oynama ihtimaline dayanarak onun elini zayıflatmaktan kaçınmak olabilir.
Kiev’de “üçlü ittifak”
Her halükarda mevcut Kiev yönetiminin suyu ısınmış olmalı. Bu yönetim ancak Britanya’nın desteğiyle ayakta kalabilir. Londra da bunu sağlamaya çalışıyor: Poroşenko’nun geçen gün yaptığı “devleti zayıflatmamak için” yakın zamanda seçim yapılmaması çağrısı buna işaret ediyor. Belki de müflis ve müstafi başkumandan, müflis ve müstafi başkan ve müflis ve komedyen başkanın resmi yahut gayriresmi koalisyonunun peşindeler. Bunların ilki uluslararası basına demeç verirken arkasına Bandera’nın portresini koyacak kadar pervasız ve inanmış bir faşist, ikincisi Polonya’yla da “güven” ilişkileri geliştirmiş “çikolata kralı”. Üçüncüsü ise koltuğunu sadece en zayıf (ultimus inter pares) oluşuna borçlu. Askeri-siyasi meseleler hakkında söyledikleri kendisini belki de I’inci Napoléon’la karşılaştırdığını gösteriyor; ancak I’inci Napoléon’un kaderi bir yana, belki de bir III’üncü Napoléon farsı olarak tanımlamak daha doğru.
Bu “üçlü ittifak” olmayacak işin, birinci alternatifin peşinde.
Ne olacak?
Rusya çatışmanın en başında Ukrayna’da demilitarizasyon, denazifikasyon ve NATO’ya girmeme güvencesi hedeflerini koymuştu. Bunların üçü üzerinde de, Amerikan yönetiminin talimatı ve Johnson’un tek bir Kiev ziyaretiyle tuvalet kâğıdından değersiz kılınan İstanbul ön-anlaşmasında mutabakata varılmıştı. Daha sonra bunlara temmuz ayında Putin’in Dışişleri kolezyumu önünde okuduğu ültimatomuyla “sahadaki durum” da eklendi.
Trump yönetiminin üçüncü alternatifinin Rusya açısından kabulünü güçleştiren şey rejimin “denazifikasyonu” hedefi. Bu, tabiatı itibariyle, mevcut yönetimin şu veya bu şekilde, tercihan seçimler yoluyla tasfiyesini gerektirir. Çikolata kralı, komedyen ve müflis “başkumandanın” seçimleri yaptırmama kararlılığı ise tam da buna yönelik.
Ne olacak peki? Bana kalırsa şubat-mart aylarından itibaren üçüncü alternatife dayanan bir mütarekeye varılacak ve ABD’nin dayatmasıyla mayıs ayında Kiev’de seçimlere gidilecektir — eğer Britanya engelini alt edebilirse. Seçimin örgütlenmesi mütarekenin devamı açısından kritik önem taşıyacaktır. Britanya’nın Kiev üçlüsü üzerinden seçimleri engelleme baskısının Trump’ın kararlılığını yumuşatacağını sanmıyorum; herhalde Trump Jr.ın sosyal medya hesabında ilkinde dolar yağmurunu keserek, ikincisinde bir tekmeyle kadrajın dışına atarak editlediği Kiev’deki komedyen başkan da bunun yeterince farkındadır.
Ve bütün bunlar “hazırlanmak” için.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

Askeri stratejide ilk değişiklik emareleri
İlk aşamada stratejiyi değiştirmek üzere bir dizi çaba görüldü. Öncelikle saldırganlık devam ederken intihar misyonundan farksız askeri girişimler tetiklendi: 5 Mart’ta Necef ve Kerbela arasında (tarafların teyit etmediği) bir helikopter çıkartması, aynı dönemde Tebriz-Meşhed veya Kirman-Zahidan havaalanlarına indirme yapmak için 30 günlük bir hazırlık süresi öngören 20 Şubat tarihli Pentagon sızıntılı bir “taslak karar”, ardından Hark adasına ve boğazdaki İran’a ait diğer küçük adalara çıkartma yapsak mı yapmasak mı kararsızlığı, 4-5 Nisan’da (bugünlerde Hollywood’un bir Rambo hikayesi çıkarmaya hazırlandığı) zenginleştirilmiş uranyumu kaçırma girişimi ve İran’ın kaçırmaya gidenleri kurtarmaya gidenleri de, onları kurtarmaya gidenleri de Isfahan’ın güneyinde paket veya hurdaya çevirmesi… Daha mart sonuna doğru kısa bir süre sonra deneyip çuvallayacakları bu sonuncu projenin çokça yazılıp çizilmiş olması, bütün bunların ve başka eğlenceli şeylerin de Pentagon ve Beyaz Saray odalarında çok öncesinden beri ciddi ciddi tartıldığı ama ancak kolay zafer fotoğrafına ihtiyaç duyulunca mecbur kalındığı anlaşılıyor.
NBC daha 21 Mart’ta, Pentagon’un şu alternatifleri mülahaza ettiğini yazmıştı: İran’ın Körfez’deki limanlarının ve Körfezdeki küçük adaların ele geçirilmesi, zenginleştirilmiş uranyumu gidip almak, İran’ın petrol tesislerinin ele geçirilmesi, Afganistan ve Irak’taki gibi büyük bir askeri birlik çıkarılması. Yegane sebeb-i mevcudiyeti psikolojik harekat olan Axios da bir hafta sonra Pentagon’un İran’a “nihai darbe” için Hark ve Larek adalarına saldırıdan başka batı girişinde Ebu Musa ve iki küçük adanın daha ele geçirilmesi ve İran petrol tankerlerine boğazın doğusunda el konulmasının konuşulduğunu yazdı. Belli ki, üstelik de ABD yönetiminin ilk 10 günlük ateşkesi ilan ettiği gün Axios İran yönetimini paniğe sevk etmeye çalışıyordu.
Öte yandan bunlar tamamen boş tehditler de sayılamaz. ABD yönetimi bütün saldırganlığı içinde savaşı tırmandırma alternatifini ciddi olarak düşünüyordu. Daha 29 Mart’ta The Washington Post, Beyaz Saray’ın emriyle Pentagon’un İran’a karşı birkaç hafta veya birkaç ay sürecek bir kara harekâtına hazırlandığını yazdı. Ancak Post’a göre harekat “tam bir işgal değil” (burnu havada küstahlığa bakın; sanki Türkiye’nin 2 katı, 80 milyonluk bir ülke birkaç haftada veya ayda işgal edilebilirmiş gibi!) sadece özel harekât birliklerinin ve deniz piyadelerinin katılacağı akınlar şeklinde planlanıyordu.
Nisan ayı içinde Beyaz Saray toplantılarında ABD’nin narsist ve hödük başkanının İran’a karşı nükleer silah kullanmayı ciddi olarak gündeme getirdiği, ancak (herhalde JD Vance kanadının da desteğiyle) Pentagon generallerinin kesin şekilde karşı çıktıkları, hatta ABD başkanıyla generallerin karşılıklı “bağrıştıkları” dedikoduları yayıldı. Bu dedikoduların doğruluğunu sınamak, eğer az çok normal bir dünyada yaşamaya devam edersek önümüzdeki 25-30 yıl boyunca pek mümkün olmayacak; ama ben, ABD yönetiminde aklın yerini böceği andıran içgüdünün aldığı mesihçiliğe bakınca inanma eğilimindeyim. Bu nedenle, eğer bu ideolojik manyaklık en büyük çılgınlığı yapmıyorsa, bunun sadece soğukkanlı aklı temsil eden ordu ve CIA tarafından dizginlendiğini ve umarım dizginlenebileceğini düşünüyorum.
“Duygusal” işler ve kaybederken kazanma ustalığı
“Uçurumun eşiğinde” şöyle yazmıştım: “Ama savaş kârlı bir iştir, savaş en kârlı iştir. Fırıncı ancak sattığı ekmek tüketilince yenisini satabilir; ama tüketmek için yemek gerek, yemek için de zaman. Silahı tüketmek içinse tetiğe basmak yeterlidir.”
Birkaç aydır “ABD savaş yüzünden 10-20-30-50 milyar dolar kayba uğramış, zararı büyük, buna katlanamaz, demek ki artık savaşamaz” şeklinde tahminler sıkça yazılıp çiziliyor. Bu, kapitalizmin mantığını anlamamaktır. Kapitalizmde savaş zarar değil kârdır, bir malın yerine hızla yenisini geçirme, üretimi genişletme imkanıdır. Geçen yıl 954 milyar dolar silahlanma ve ilişkili harcamalar yapmış bir rejim bunların turşusunu kurmayacağına göre elbette tetiğe basacaktır.
Ama sadece bu değil. ABD’de bile hiçbir zaman bugünkü kadar kör gözüm parmağına yapılmayan şeyler de İran’a karşı saldırganlık sürecinde rutinleşti. 22 Mart’ta, ABD başkanının İran’la görüşmelere başlandığı açıklamasının birkaç dakika öncesinde Amerikan borsalarında toplam 1,5 trilyon dolarlık alım-satım yapıldığı ortaya çıktı. Başka deyişle meselenin siyasi, jeopolitik, küresel petrol şoku vb. ilgilendiren boyutlarının yanında basit bir borsa spekülasyonu da işin parçasıydı. Financial Times 24 Temmuz’da bu spekülasyonun mütevazı ölçekte bir özetini çıkardı: ABD başkanının açıklamasından 15 dakika önce sadece petrol hisselerine 580 milyon dolar bahis oynanmış ve fiyatlar düşmüştü. New York saatiyle 6:49-6:50 arasında (ABD’nin narsist ve hödük başkanının açıklamasından hemen önce, 27 saniye boyunca) Brent ve WTI marka petrol için 6.200 vadeli işlem sözleşmesi yapılmıştı ve bunların nominal değeri 580 milyon doları buluyordu. S&P 500 endeksindeki fırlama bunun dışındaydı.
Şartlar değişmedikçe, bir defa olanın tekrarlanmasının önünde hiçbir engel yoktur. Eğer İran’la bir anlaşma kaçınılmazsa, bu anlaşmadan her anlamda en uygun fırsatları yaratmak için en uygun an kollanacaktır.
Ancak İran’la anlaşma girişimlerinin sadece ABD yönetiminin kendi, dost ve aile şirketleri için (bir zamanların moda reklamına atıfla) “duygusal” tatminler kazanmayı amaçladığını ileri sürmek, basit ve anlamsız bir komplo teorisi olarak kalır.
Bir başka tatmin de jeopolitiktir ve bu, hegemonik bir gücün, kendisine askeri stratejiyi değiştirmek zorunda bırakan bir bölgesel yenilgiden başka bir yerde ustalıkla hegemonya pekişmesi yaratmasıyla ilgilidir.
Mart sonunda, artık bir bataklığa iyice gömülmeye başladığı açık seçik ortaya çıktığı günlerde ABD Avrupalılara “küstü” ve NATO kartını öne sürdü. Rubio 1 Nisan’da şöyle demişti: “Avrupa’da Avrupa’yı korumak için birliklerimiz olunca NATO. Ama bizim yardıma ihtiyacımız olunca onlardan hava saldırıları düzenlemelerini istemiyoruz; askeri hava üslerini kullanmaya ihtiyacımız olunca cevapları hayır. O zaman NATO ne işimize yarıyor? Bu soruyu sormak gerek.” Böylece NATO Avrupa komutanlığından kuvvet çekme tartışmaları başladı. Mesele genellikle ABD’nin Avrupa’yı yalnız bırakması, yeni bir Trump doktrini, NATO’nun sonu diye değerlendirildi; ne var ki gerçek durum hiç değilse şimdilik bunun tam tersidir. Daha 7 Nisan’da The National, Rubio’nun kameralar karşısında atıp tutmasına rağmen kuliste tamamen başka türlü davrandığını kaydediyordu; mesela Rubio, Fransa’daki G7 zirvesinde “müttefiklerinden” Hürmüz’ün açılması için derhal kuvvet göndermelerini istemek şöyle dursun Avrupalıların stratejik arterlerin güvenliğinin sağlanmasına ancak askeri çatışmalar bittikten sonra yardım edebileceklerini söylemesine de “anlayışla” yaklaşmıştı. Dahası Rubio, Avrupalıların çatışmaya derhal katılmasını beklemediklerini de açıkça ifade etmişti. Rubio bunun yerine “müttefiklerini” savaştan sonra Hürmüz’ün güvenliğini sağlamaya yönelik uluslararası bir koalisyon oluşturulmasına hazırlanmaya çağırıyordu. Bir ay kadar sonra, 14 Mayıs’ta ortaya çıkacağı gibi, ABD’nin Avrupa’dan kuvvet çekmesi diye bir şey de söz konusu değildi; sadece Almanya’dan Polonya’ya kuvvet rotasyonuna gidiyordu.
Tek başına bu eylem bile hem Almanya’nın hem de Polonya’nın militarizasyonunun hızlandırılması anlamına gelir.
“Aman ha, kuvvet çekmesin de…” köpürtmeleri ise bilinçli ve ustalıklı bir şekilde yapılıyor. En klasik örneklerinden biri, The Wall Street Journal’ın 8 Nisan’daki cızırtısıydı; bu gazete (lafın gelişi öyle diyorum) ABD yönetiminin, Epstein koalisyonunun İran’a saldırılarında “yeterince yararlı olmayan” bazı NATO üyelerini, bu ülkelerdeki Amerikan askeri varlığını çekerek cezalandırmayı düşündüğünü yazıyordu.
Oluşacak siyasi panik ve hız kazanacak olan militarizasyondan en büyük “duygusal” tatmini sağlayacak olan da hem artan petrol ve diğer enerji kaynakları ihracatı,[1] hem Avrupalı silah tekelleriyle yeni ve ballı ortaklıklar (Almanya’dan Rheinmetall, İtalya’dan Leonardo, Fransa’dan Airbus, Britanya’dan BAE ile ABD ortaklıklarının geliştiğini daha önce yazmıştım), hem Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve sanayinin bir kısmının ABD’ye taşınması, hem de Avrupa mali sermayesinin kendi merkezini büsbütün kaybedip ABD merkezli hale gelmesi yoluyla, gene ABD oluyor ve olacak.
Kuşkusuz, çatışmanın devam etmesinin (yani Hürmüz boğazının kapalı kalmasının) küresel resesyonu derinleştireceği açık. Ama hiç değilse ABD açısından (siyasi dumur halindeki Avrupalıları anmaya bile gerek yok) saldırganlıktan çıkış arayışında ABD’nin “zararları” ve resesyonun derinleşmesi ihtimalinin önüne geçme kaygısının tayin edici rol oynadığı iddiası abartılıdır. Resesyon, beyinleri kalmış olsaydı Avrupa’nın elitleri için ürkütücü olabilirdi (daha mart sonunda, Shell CEO’su Wael Sawan, ilk darbeyi güney ardından güneydoğu ve sonra kuzeydoğu Asya’nın yediğini, Avrupa’nın da nisan sonlarına doğru enerji yetersizliğiyle karşı karşıya kalacağını söylemişti), ama akıl yerine ideolojik maniayla kaynaşmış sivrisinek refleksinden başka pek bir şey kalmadığı için çok da umurlarında değil. ABD açısından ise ancak daha sonra başa çıkmak zorunda kalacakları yeni küresel dalgalanmaların yarattığı görece bir endişeden söz edilebilir; başka deyişle, ekonomik anlamda zarara uğramak şöyle dursun işler gayet kârlı.
Anlaşmanın kaçınılmazlığı
Anlaşmanın kaçınılmazlığı hiç de ekonomik nedenlerden değil; sadece siyasi ve askeri nedenlerden ötürü. Çatışmanın devam etmesi, Amerikan savaş sanayisinin yetişemediği boyutta aşırı tüketim anlamına geliyor ve bunun Körfez monarşileri üzerinde de şimdiden kısmen ortaya çıkmış derin siyasi ve sosyal etkileri olacak.
Bu askeri nedenler hafifsenmemelidir. Daha 27 Mart’ta CBS, ABD’nin stoklarındaki Tomahawk seyir füzelerini İran’a karşı ürettiğinden daha büyük hızla tükettiğini yazmıştı. Pentagon kaynaklarına göre o güne kadar 850 seyir füzesi fırlatmışlardı ve bu, Pentagon’un yıllık ortalama alım miktarının 9 katıydı. Pentagon bütçe belgelerine göre yıllık azami üretim de 2330 seyir füzesinden ibaretti ve dahası, ordunun yıllık alımı sadece 90’dı. Donanma da 2026 mali yılında sadece 57 seyir füzesi siparişi vermişti. Öte yandan, üretim kapasitesinin artırılmasındaki güçlüklerden başka bir de “savaş metali” denilen volfram sıkıntısı var ki basit bir madencilik haritası dünyanın neresinde darbe hazırlanmaya başlandığıyla ilgili fikir verebilir.
Ne var ki ABD hedefi değiştiremez; hedefi değiştirmek, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Sadece (yönetimin tamamı değilse bile silaha hükmedenlerin büyük bölümünün) antiemperyalist kararlılığını sürdürdüğü bir İran’la barış demek olduğu için değil; ama bu barış bölgedeki sömürgelerinde, üslerinde, siyasi ve ideolojik nüfuzunda, iktisadi varlığında bir altüst oluş, hatta vazgeçiş demek olacağı için de.
Askeri strateji değişikliği genellikle ve haklı olarak ABD’nin İran karşısında yetersizliği şeklinde anlaşıldı. Mart sonunda başta Bloomberg olmak üzere hemen bütün küresel medya kuruluşları, Körfez monarşilerinin Amerikan güvenlik garantisinden giderek daha çok kuşkuya düştüğünü, ayrıca (çoğu zaman isabetli içgüdüleriyle hareket eden ancak kişilik ve nitelik olarak narsist bir hödükten başka bir şey olmayan) ABD başkanının İran konusunda bir stratejisi olmadığını düşündüğünü, en önemlisi bu ülkelerin topraklarındaki Amerikan üslerinin gerekliliği konusunda da “kuşku duyduğunu” (28 Mart’ta Bloomberg başta BAE ve Suudi Arabistan’ı kastederek böyle yazmıştı) bağırmaya başlamışlardı. Dediklerine göre bunların en büyük endişelerinden biri de narsist hödüğün İran’la, bu ülkenin balistik füze üretimini ve “Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere” desteğini sınırlamayan anlaşma yapması ihtimaliydi. Artık ABD yönetiminin çaresizlik içinde askeri stratejide değişiklik manevralarına giriştiği nisan başında, yani ilk 10 günlük ateşkesin ardından bile bu “endişeler” devam etti; Associated Press 31 Mart’ta, Körfez hanedanlarının İran “henüz yeterince zayıf olmadığı” ve “henüz İran yönetiminde köklü değişiklikler meydana gelmediği” için ABD başkanını savaşa “teşvik ettiklerini” yazmakta sakınca görmedi.
Bu “kuşku ve endişenin”, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin “kuşku ve endişeleriyle” birebir örtüşmesi, tarafların (siyasi ittifakın da ötesinde) fiilen bir askeri blok teşkil ettiğini gösteriyordu. 26 Nisan’da Axios (belki de İsrail’in zayıflayan nüfuzunu ifşa yoluyla tekrar pekiştirmek için) Epstein koalisyonunun İran’a saldırısının daha ilk aşamasında İsrail’in BAE’ye gizlice bir “demir kubbe” bataryasıyla onlarca askeri uzman gönderdiğini yazdı. 13 Mayıs’ta İsrail başbakanlık ofisi, faşist başbakan Netanyahu’nun gizlice BAE’yi ziyaret edip emirbaşıyla görüştüğünü açıkladı. Resmi açıklamada tam tarih yoktu ama gezintinin mart ayında olduğu anlaşılıyordu. 30 Mayıs’ta CNN, İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun ABD-İran arasında olası bir anlaşmanın kilit meseleleri kapsamayacağından “endişeli” olduğunu yazdı; bu meseleler de zenginleştirilmiş uranyum, füze programı ve İran’ın bölgesel müttefikleriydi (yani en başta Hizbullah) idi.
Körfez monarşilerinin bu ilan edilmemiş siyasi ittifak ve fiili askeri bloğa sadakatle bağlılıkları takdire şayandır. Zengin cenneti BAE’nin ışıltısını dron vızıltıları, otellerde ve havaalanlarında patlayan bombalar altında kaybetmesine (The Guardian 7 Nisan’da, BAE’yi yurt tutan zengin Britanyalıların İran misillemeleri üzerine mecburen Milan’ın yolunu tutmaya başladıklarını yazıyordu); Suudi Arabistan’ın Hürmüz çıkışını tamamen kaybetmesine; Katar’ın daha 18 Mart’ta tek bir İran misillemesiyle doğalgaz üretim kapasitesinin (kendi resmi açıklamasına göre) yüzde 17’sini kaybetmesine rağmen sadakatlerini korudular.[2] Katar bu misillemeden bir hafta sonra İtalya, Belçika, G. Kore ve Çin’deki alıcılarına sıvılaştırılmış doğalgaz tedarikine dair uzun vadeli sözleşmelerine mücbir sebep ilan etti. Özellikle bu sonuncu misilleme ABD’nin öyle çok canını yaktı ki, ABD başkanı, İran’ın misillemesine neden olan Pars petrol sahası saldırısını İsrail’in ABD’den habersiz yaptığını, “hem zaten Katar’ın da haberi olmadığını” söyledi ve kuyruğu dik tutmaya çalışarak “bundan sonra değerli Pars sahasına başka hiçbir saldırı yapılmayacağı” sözü verdi. Katar aşkının nedeni, hiç kuşku yok ki, QatarEnergy’nin gaz yatırımlarında Exxon ve Conoco, petrol alanında da Chevron ile proje ortaklıkları olmasıydı. Bu can yakma hali 30 Nisan’da Devrim muhafızlarının İran’a karşı terörist operasyonlara katıldıkları için Amerikalı ve ilişkili teknoloji şirketlerine[3] misillemede bulunacaklarını açıklamasıyla devam etti. Bu, tıpkı geçen yılki haziran misillemelerinde Tel Aviv’de İsrail finans merkezini vurması gibi, tam isabetti.
[1] 2021’de günlük 2,1 milyon varille net petrol ihracatçısı olan ABD, mayıs ortasında yayınlanan belgelere göre ihracatını günlük 6,4 milyon varile çıkarmıştı; hatta Trump daha da ileri giderek Çin başkanı Si Tsinpin’e de İran’la uğraşmayıp ABD’den garantili petrol alımına başlamasını teklif etti. 5 Mayıs’ta Pekin dönüşünde şöyle dedi: “Petrollerinin yaklaşık yüzde 60’ını Hürmüz boğazından alıyorlar. Kendisi (Si Tsinpin — bn.) çok saygın davranıyor. Çin bize tehdit oluşturmuyor. Bu gemilerin yönünü ABD’ye çevirmelerini teklif ettik. Ben, teknelerinizi size çok yakın olan Texas, Louisiana ve Alaska’ya gönderin teklifinde bulundum.”
[2] 10 Mayıs’ta The New York Times’ın yazdığına bakılırsa BAE’nin ABD-İran arasında Pakistan görüşmeleri başladıktan sonra emirliklerdeki çoğu şii binlerce Pakistan vatandaşını ev, işyeri ve hatta sokaklarda avlayarak deport etmesi, belki de Pakistan’ın arabuluculuğuna bir tepkidir.
[3] Listede şunlar vardı: Cisco, HP, Intel, Oracle, Microsoft, Apple, Google, Meta, IBM, Dell, Nvidia, Palantir, JPMorgan, GE ve Boeing, Tesla, G42 (BAE) ve Spire Solution.
Görüş
İran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi

Jeopolitik kriz dönemlerinde siyasi liderlerden beklenen şey belirsizliği azaltmalarıdır. Diplomatik açıklamalar müttefiklere güven vermek, rakiplere mesaj göndermek ve uluslararası sistemdeki aktörlerin beklentilerini şekillendirmek için kullanılır. Ancak son dönemde İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bunun tam tersine işaret ediyor. Açıklamalar netlik üretmek yerine giderek daha fazla belirsizlik yaratıyor. Bu durum yalnızca İran dosyasına özgü değil; uluslararası siyasette yeni bir iletişim biçiminin ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Bu yeni durumu tanımlamak için “bilinçli anlamsal kaos” kavramı giderek daha kullanışlı hale geliyor.
Son haftalarda İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri etrafında yapılan açıklamalar dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Bir taraftan diplomatik çözüm yollarının açık olduğu vurgulanırken, diğer taraftan askeri seçeneklerin masada olduğu ifade edildi. Bir gün müzakere ihtimali öne çıkarılırken ertesi gün sert yaptırımlar veya güç kullanımı ihtimali gündeme geldi. Böylece ortaya birbirini tamamlayan değil, çoğu zaman birbirini gölgeleyen sinyaller çıktı.
Uluslararası ilişkiler tarihinde belirsizlik yeni bir olgu değildir. Soğuk Savaş boyunca büyük güçler zaman zaman rakiplerini caydırmak için kasıtlı olarak bazı konularda net pozisyon almaktan kaçınmışlardır. Henry Kissinger’ın meşhur “yapıcı belirsizlik” yaklaşımı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Ancak yapıcı belirsizliğin temel özelliği, belirsizliğin kontrollü olmasıdır. Mesaj tam olarak açıklanmasa bile genel stratejik yön nettir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum ise farklı görünmektedir. Sorun, mesajın eksik olması değil; aynı anda birden fazla ve çoğu zaman birbiriyle uyumsuz mesajın verilmesidir. Bir açıklama müzakereyi işaret ederken, bir diğeri çatışma ihtimalini öne çıkarabilmektedir. Sonuç olarak muhataplar hangi mesajın esas alınması gerektiğini anlamakta zorlanmaktadır.
Bu nedenle mevcut tabloyu “bilinçli belirsizlik” yerine “bilinçli anlamsal kaos” olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Çünkü burada belirsizlik kontrollü bir araç olmaktan çıkmakta, anlamın kendisi parçalanmaktadır. Aktörler yalnızca karşı tarafın ne yapacağını değil, aslında ne söylemek istediğini de anlamakta zorlanmaktadır.
Bu durumun uluslararası siyaset açısından önemli sonuçları vardır. Diplomasi büyük ölçüde bir sinyal verme sürecidir. Devletler yalnızca askeri güçleriyle değil, kullandıkları dil aracılığıyla da birbirlerini etkilerler. Tehditler, güvence mesajları, kırmızı çizgiler ve diplomatik teklifler bu sinyal sisteminin parçalarıdır. Ancak sinyaller aşırı derecede çelişkili hale geldiğinde iletişim sistemi sağlıklı çalışmamaya başlar.
İran örneğinde bunun etkileri açık biçimde görülebilir. Tahran yönetimi karşı tarafın gerçek niyetini anlamakta zorlanırken, bölgesel aktörler de farklı senaryolara hazırlık yapmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri, İsrail, Avrupa devletleri ve enerji piyasaları aynı anda farklı ihtimalleri fiyatlamaya başlamaktadır. Böylece belirsizlik yalnızca diplomatik bir mesele olmaktan çıkıp ekonomik ve güvenlik boyutları olan sistemik bir soruna dönüşmektedir.
Daha da önemlisi, bilinçli anlamsal kaos yanlış hesaplama riskini artırmaktadır. Tarihte birçok savaş tarafların gerçek niyetlerinden ziyade birbirlerinin niyetlerini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Eğer aktörler karşı tarafın blöf mü yaptığını, pazarlık mı yürüttüğünü yoksa gerçekten çatışmaya mı hazırlandığını anlayamazsa, kriz yönetimi çok daha kırılgan hale gelir.
Paradoksal biçimde bu tür bir kaos kısa vadede caydırıcılık da yaratabilir. Çünkü rakip taraf hangi senaryonun gerçekleşeceğinden emin olamaz. Ancak bu caydırıcılık açıklıktan değil kafa karışıklığından beslenir. Dolayısıyla uzun vadede istikrar üretmek yerine yeni riskler ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.
İran krizi bu nedenle yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda dijital çağın siyasi iletişim biçimlerine ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Günümüzde strateji artık yalnızca diplomatik notalar, resmi açıklamalar veya uzun vadeli doktrinler aracılığıyla aktarılmamaktadır. Sosyal medya paylaşımları, anlık açıklamalar, televizyon röportajları ve sürekli haber döngüleri stratejik iletişimin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.
Bu yeni ortamda siyasi liderlerin sözleri geçmişe göre çok daha hızlı yayılmakta, çok daha fazla yorumlanmakta ve çoğu zaman kendi bağlamlarından kopmaktadır. Sonuç olarak uluslararası sistem yalnızca askeri ve ekonomik rekabetin değil, aynı zamanda anlam üretimi mücadelesinin de yaşandığı bir alana dönüşmektedir.
İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır. Bu da günümüz dünyasında jeopolitik güçlerin yalnızca tanklar, füzeler veya ekonomik yaptırımlarla ölçülmediği gerçeğidir. Anlam üretme kapasitesi de stratejik gücün bir parçası haline geliyor. Ancak anlam üretimi yerini anlamsal kaosa bıraktığında, caydırıcılık ile düzensizlik arasındaki çizgi tehlikeli biçimde inceliyor.
Belki de uluslararası siyasetin önümüzdeki yıllardaki en önemli sorularından biri şu olacak: Devletler belirsizliği yönetebilirler mi, yoksa giderek büyüyen anlamsal kaosun içinde yönlerini kaybetmeye mi başlayacaklar?
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:
“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”
Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.
Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.
Dezenformasyon
Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?
Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.
Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.
“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]
Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.
İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.
İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.
Çin
Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]
Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.
İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.
Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.
Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.
Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.
Savaş, siyaset ve hedefler
Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.
Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?
Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.
Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.
Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.
Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.
Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.
Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.
Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.
Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.
[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.
[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”
Görüş4 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Dünya Basını1 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş6 gün önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını5 gün önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Asya2 hafta önceQUAD ülkeleri kritik mineral ortaklığını başlatıyor
Ortadoğu2 hafta önceİddia: İran, zenginleştirilmiş uranyumu Çin’e göndermeye razı oldu
Avrupa2 hafta önceİngiltere ve Fransa NATO’nun Kiev planını engelledi










