Bizi Takip Edin

Avrupa

AfD, AB ve NATO’yu ne yapacak?

Yayınlanma

Geçen ay, Almanya için Alternatif’in (AfD) 2014 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri için hazırladığı taslak manifesto basına sızmıştı. Manifestoda dikkat çeken unsurlardan biri de partinin ‘AB’nin kontrollü dağılmasını [Auflösung]’ savunmasıydı. AB’yi ‘son derece antidemokratik’ bulan ve AP’nin meşruiyetini tartışmaya açan AfD, yine de güçlü bir ‘avroseptik’ listeyle 2024’e hazırlanıyor.

Ne var ki, geçen haftasonu toplanan AfD kongresinin ilk bölümünde, manifestoda yer alan kontrollü dağılma terimi, parti liderleri Tino Chrupalla ve ‎Alice Weidel tarafından ‘editoryal bir dikkatsizlik’ olarak nitelendirildi ve kongrenin bu haftasonu yapılacak ikinci bölümünde çıkarılacağı söylendi.

Bu sözler ortalığı karıştırdı. Partinin Thüringen şefi ve ‘radikal’ kanada mensup olduğu ileri sürülen Björn Höcke, ifadenin metinde kalmasını istiyor ve bu konuda kürsüde kendisine söz verilmezse ‘isyan’ tehdidinde bulunuyor. AP listesinde dördüncü sırada yer alan ve partinin ‘ılımlı’ kanadına mensup olduğu iddia edilen Christine Anderson da Almanya’nın AB’den derhal ayrılması çağrısında bulunmaya devam ediyor.

AB yerine ulus-devlet federasyonu

Chrupalla geçen ay verdiği bir demeçte, “Ulus-devletlerin potansiyelini kullanabilmek ve doğuya giden köprüyü yeniden inşa edebilmek için Avrupa’nın yeniden yapılandırılmasını talep ediyoruz,” demişti.

Avrupa Birliği’nin ‘ulus-devletin yerini alamadan ulusal yetkileri gasp ettiğini’ ve Avrupa Komisyonu’nun ‘meşruiyetten yoksun’ olması nedeniyle ‘yeterince demokratik’ olmadığını savunan Chrupalla ayrıca AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını AB’nin ‘gayrimeşruluğunun’ başlıca örneği olarak gösterdi ve bunların ‘vatandaşların çıkarına olmadığını’ ve artan enflasyon ve durgunluğa yol açtığını söylemişti.

Eş Başkan, AfD’nin AB yerine ‘yeni bir Avrupa ekonomik ve çıkar temelli topluluğu, bir Avrupa ulusları ligi’ önerdiğini aktarmıştı.

AfD’nin ‘Staatsvolk’ arayışı

AfD, manifestosunda ‘federal bir Avrupa’ fikrini açıkça reddediyor. AfD’nin taslak metninde, “Böyle bir oluşum, başarılı devletler için gerekli ön koşullar olan ne bir Staatsvolk’a ne de gerekli asgari kültürel kimliğe sahiptir,” deniyor.

Staatsvolk’taki vurgu bize ait. Bire bir çeviride ‘devletin halkı’ diyebileceğimiz bu kavram, hem egemen bir devletin tüm ulusal anasırını kapsıyor, hem de daha ‘etnomilliyetçi’ diyebiliceğimiz, egemen bir devletteki baskın ulusal unsuru öne çıkarıp diğer azınlıkları dışarıda bırakan başka bir anlama sahip. İlk anlam, etnik kökenine bakmaksızın bir ülke topraklarında yaşayan tüm vatandaşlara işaret ediyor; diğer ise dışlayıcı bir etnomilliyetçiliğe.

Almanya’da birçok sözcüğün anlamının Nasyonal Sosyalist iktidar ile birlikte dönüşüme uğradığını hatırlatmak gerekiyor. ‘Volk’ bunların başında gelir. Türkçeye ‘halk’ diye rahatça çevirebileceğimiz bu sözcük, nazi sözlüğünde kan ve toprak ile bağlı Alman ulusuna işaret eder hale gelmişti örneğin.

AfD içinde de Staatsvolk’ün her iki anlamını da savunabilecek kişiler olduğu açık. AfD’nin manifestodaki argümanları güçlü bir şekilde ‘ulus’, ‘egemenlik’ ve ‘kimlik’ gibi kavramlar etrafında dönüyor. Sadece ‘ulus’ ve ‘ulusal’ terimleri seçim programında 145 kez geçiyor.

AfD kongresi toplandı: ‘Völkisch’ ideolojisinin konsolidasyonu mu?

AB yerine AfD mi dönüşüyor?

AfD, kararların Brüksel’de değil, ulus devletin merkezinde alınması gerektiğini savunuyor. Programın giriş bölümünde AB’yi ele geçiren ‘küreselci elitlerden’ bahsediliyor.

AB’nin kontrollü dağılması etrafında dönen tartışma, AfD’nin AP içindeki sağcı Kimlik ve Demokrasi (ID) grubuna katılım başvurusunu kabul etmesiyle birlikte daha da alevlenebilir. Zira ID’nin şu andaki en önemli partileri Fransız Ulusal Birlik (Marine Le Pen) ve İtalyan Lega (Matteo Salvini), federal Avrupa’ya ilişkin tutumlarını yumuşatmış görünüyorlar.

Örneğin Marine Le Pen daha önce savunduğu AB’yi feshetme fikrinden vazgeçti ve bunun yerine blokta ‘köklü bir reform’ yapılması için bastırıyor. Bu, AfD’ye göre ‘imkansız’ bir şey. Benzer şekilde, Lega da şu sıralar, ‘avroseptik’ fikirlerini yavaş yavaş terk ederek yaklaşan seçimler için merkez sağ güçlerle geniş bir ittifak kurmaya çalışıyor.

AfD parlamento grubunun Avrupa politikası sözcüsü Harald Weye, geçen ayın sonunda Deutschlandfunk’a verdiği bir röportajda AB’nin kontrollü dağılması ifadesinin kelimenin tam anlamıyla ‘bir kişinin dilbilgisi dikkatsizliği’ olduğunu ileri sürmüştü. Oysa, 2017, 2019 ve 2021 seçimlerinde AfD açıkça ‘Dexit’, yani Almanya’nın AB’den çıkışını, üstelik ‘zorunluluk’ olarak savunuyordu. 2021 Bundestag seçimleri için ilan edilen programda, “Avrupa Birliği’nin son yıllarda planlı bir ekonomi süper devletine dönüşme çabası bizi, temel reform yaklaşımlarımızın bu AB’de gerçekleştirilemeyeceğinin farkına varmaya itti. Almanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını ve yeni bir Avrupa ekonomik ve çıkar topluluğu kurmasını gerekli görüyoruz,” deniliyordu.

AfD’nin ‘daha Alman bir Avrupa’ planı

Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (faz) yayınlanan, Magdeburg parti konferansıyla ilgili bir analizde, eş başkanların bu konuda farklı düşündüğü iddia ediliyor. faz’a göre Alice Weidel çekilmeyi saçma buluyor, ama Tino Chrupalla NATO’dan çekilmeye olduğu gibi AB’nin kontrollü dağılmasına da sempati duyuyor.

WELT’te yer alan bir habere göre AfD lideri Weidel’e yakın kaynaklar, AfD’nin, AP’deki müttefikleri Ulusal Birlik ve Lega’nın dahil olduğu ID’deki ortaklarını korkutmamak için daha yumuşak bir ifadeyi savunduğunu söylüyor. Weidel kısa süre önce Stern’e yaptığı açıklamada, “Ben AB’nin parçalara ayrılmasından bahsetmeyi tercih ediyorum. Örneğin ortak güvenlik ve savunma politikası gibi bazı bölümlerde bu yapı mantıklı. Fakat şu ana kadar başarısız olduğu yer de burası,” dedi.

Benzer bir tutum Avro bölgesine yönelik tutumda da görülüyor. Partinin 2013 Federal Meclis seçimleri kampanyasında “Almanya’nın Avro’ya ihtiyacı yok” deniyordu. Ertesi yıl, bu tutum yumuşatıldı ve AB için ‘daha esnek bir parasal düzen’ önerildi ve ‘istikrar odaklı Avro ülkeleri kendi aralarında Maastricht Antlaşması temelinde daha küçük bir para sistemi oluşturmalıdır’ denildi. 

On yıl sonra, 2024 Avrupa Seçim Programı taslağında Avro bölgesinden ayrılmanın adı bile geçmiyor. Artık sadece Avro sisteminin değiştirilmesi söz konusu. Hatta, AfD’nin Almanya’yı Avro bölgesinde tutup daha ‘istikrar odaklı’ bir para sistemi önerisi, AB’yi ‘eskisinden daha Alman’ hale getirmek demek olduğu eleştirisi yöneltiliyor. Alman sermayesi için çok elverişli olan Avrupa ekonomik bölgesi, ortak para birimiyle birlikte kalmalı, fakat bunu sürdürmek için katlanılan maliyetler azaltılmalıdır. Hepsinden önemlisi, Almanya’nın zararına başka ülkelere ‘transfer ödemeleri’ yapılmamalıdır. 

Bu noktada AfD’nin yalnız olmadığını da hatırlatmak gerekiyor. Yunanistan krizi sırasında Hür Demokratlar (FDP), özellikle de Frank Schäffler, Yunanistan’a yönelik kurtarma paketine itiraz etmiş ve genel olarak da Avro bölgesine yönelik mali yardımlara karşı çıkmıştı. Bu fikirlerin CDU/CSU içerisinde de hayli yaygın olduğu su götürmez. 

AfD ve Almanya: Avrupa İhracatçılar Federasyonu mu?

Almanya’nın NATO’dan ayrılması tartışılıyor

AB’nin yanı sıra bir diğer tartışma başlığı da ABD ve NATO.

Aralarında Björn Höcke’nin de bulunduğu yedi AfD eyalet lideri, partinin Avrupa seçim manifestosunda ‘Avrupa devletlerinin nihayet kendi güvenliklerinin sorumluluğunu kendi ellerine almaları’ çağrısında bulunuyor ve NATO’yu ‘uzaktaki bir hegemonun sözde koruyucu şemsiyes’ olarak tanımlıyorlar.

Yedilinin önergesinde, Şansölye Olaf Scholz’ün geçen sene Alman ordusunun reformu için gündeme getirdiği ‘Zeitenwende’nin (dönüm noktası), Avrupa devletlerinin, ‘uzak ve kendine hizmet eden bir hegemonun sözde koruyucu şemsiyesi’ altına sığınmak yerine, ‘kendi güvenliklerinin sorumluluğunu kendi ellerine almaları anlamına gelmesi’ gerektiği savunuluyor.

Önergenin devamında Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliği politikaları tarafından ‘gerilemeye’ sürüklendiği belirtiliyor ve “Askeri ittifak politikası bu gelişmeleri daha da kötüleştirdi. Zira AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (OGSP), ABD liderliğindeki NATO karşısında bağımsız bir Avrupa kolektif güvenlik sistemi kurmakta yetersiz kalmıştır,” deniyor.

Önerge, Federal Program Komisyonu’nun taslak önergesinin giriş bölümünü değiştirmeyi amaçlıyor. Önergede AB ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin ABD’ye ‘Avrupa düzeni üzerinde daha da derin bir etki’ kazandırdığı belirtiliyor. Yedili, Avrupa ülkelerinin kendilerine ait olmayan ve ‘Avrasya bölgesindeki verimli ticari ilişkiler’ gibi ‘doğal çıkarlarına’ taban tabana zıt olan çatışmaların içine çekilmekte olduğunu düşünüyor.

Fakat Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti lideri Martin Vincentz önergenin NATO’ya karşı bir pozisyon olarak algılanmasını istemiyor. WELT AM SONNTAG’a konuşan Vincentz, “İmzacılardan biri olarak önergeyi NATO’dan çıkma yönünde değil, NATO’nun da çıkarına olacak şekilde Avrupa savunma politikasının güçlendirilmesi yönünde anlıyorum,” diyor.

ABD ve NATO ile ilişkiler konusunda parti içinde kesin bir kanaat olduğunu söylemek zor. Örneğin Schleswig-Holstein eyalet başkanı Kurt Kleinschmidt ile Kuzey Ren-Vestfalya ve Berlin eyalet parlamenterlerinin ortak önergesi, ‘mükemmel siyasi ilişkilerin Amerikan dış ve güvenlik politikası stratejilerinin Alman ve Avrupa stratejilerine ters düşmemesini’ gerektirdiğini belirtiyor.

Grup ayrıca Avrupa seçim manifestosuna 2016’da kabul edilen temel programdan bir cümle eklemek istiyor: “NATO üyeliği, NATO’nun kendisini bir savunma ittifakı olarak göreviyle sınırladığı ölçüde Almanya’nın dış ve güvenlik politikası çıkarlarına uygundur.”

AfD’li Joachim Paul ile mülakat: Almanya’da AfD’nin yükselişinin sebebi ne?

NATO ile ilgili bir başka değişiklik önergesi de Hamburg ve Kuzey Ren-Vestfalya’dan bazı eyalet parlamenterleri tarafından sunuldu. Bu önergede, “İki rakip, ABD ve Çin arasında ortaya çıkan ve muhtemelen durdurulamaz blok oluşumu göz önüne alındığında, Almanya’nın mevcut ittifak içinde kalmasının ve kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermek için tüm olanakları kullanmasının en iyisi olduğunu düşünüyoruz,” deniyor.

Önergeye göre buna NATO’nun Avrupa ayağının ve dolayısıyla Almanya’nın ‘dünyada daha güçlü bir etkiye sahip olmak ve Washington’un her isteğine uymak zorunda kalmamak için’ kendi ekonomik, kültürel ve askeri yeteneklerini genişletmesi de dahil. AfD’lilere göre “ zaman ABD askerlerinin Avrupa’da kalıcı olarak konuşlandırılmasına da gerek kalmayacaktır.”

AfD’nin 2017 yılında yayınladığı parti programı ‘Almanya için Manifesto’da da, “NATO üyeliği, NATO’nun rolü savunma ittifakı olarak kaldığı sürece, dış politika ve güvenlik politikası açısından Almanya’nın çıkarlarına uygundur. Kuzey Atlantik İttifakı’nın Avrupa ayağının önemli ölçüde güçlendirilmesinden yanayız,” deniyordu. Bununla birlikte AfD, Alman topraklarında konuşlandırılmış müttefik askerlerin ve nükleer silahların geri çekilmesinden yana.

Avrupa

Alman istihbarat teşkilatı BND yeniden yapılandırılıyor

Yayınlanma

Almanya’nın dış istihbarat servisi BND, “Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak” amacıyla daha etkili bir hizmet vermek istiyor.

Financial Times’ta (FT) yer alan habere göre siyasetçiler ve hatta BND personeli, 6.500 çalışanı bulunan bu kurumun, İngiltere’nin SIS’i, ABD’nin CIA’i ve Fransa’nın DGSE’si gibi “et yiyen” muadillerine kıyasla “vejetaryen” olduğunu esprili bir şekilde dile getiriyorlardı.

2022’de ise BND, Rusya konusunda o kadar geride kalmıştı ki, Kiev’e bombalar düşmeye başladığında kurumun o dönemki başkanı şehirde mahsur kaldı ve Polonya sınırına ulaşması iki gün sürdü. Buna karşılık, CIA ve SIS bir saldırı olacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.

Dört yıl sonra, Avrupa liderlerinin artık ABD’ye bu kadar fazla güvenemeyeceklerine karar verdikleri bir dönemde Almanya, Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak için BND’yi daha modern ve etkili bir istihbarat servisi haline getirmeye çalışıyor.

Ukrayna savaşının ardından Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) hızla yeniden silahlanırken, hükümet BND’nin de yeniden donatılması, genişletilmesi ve savaş hazırlığına geçirilmesi zamanının geldiğine inanıyor.

Berlin, hem istihbarat yetkilileri hem de askerleri için bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) planlıyor.

Almanya’da baskı artıyor: BND yasası değiştirilecek

Şansölye Friedrich Merz geçen sonbaharda yaptığı bir konuşmada, “Avrupa’da üstlendiğimiz sorumluluk, büyüklüğümüz ve ekonomik gücümüz göz önüne alındığında, BND’nin istihbarat alanında en üst düzeyde faaliyet göstermesi hedefimizdir,” demişti.

Hükümet, bu yıl BND’nin bütçesini yaklaşık yüzde 25 artırarak 1,51 milyar avroya çıkardı ve sonbahara kadar kurumla ilgili yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis’e sunması bekleniyor.

Sızan ilk taslaklar, BND’nin 70 yıllık tarihindeki en önemli reformlar olacak ve kuruma önemli yeni yetkiler kazandıracak kapsamlı bir reform paketine işaret ediyor.

Merz’in 2025 yılında atadığı BND Başkanı Martin Jäger, nisan ayında kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmada çalışanlara, “Almanya’nın ilk savunma hattı olmalıyız ve olacağız,” dedi.

Fakat FT’nin siyasetçiler, yetkililer ve BND’nin eski ve mevcut çalışanlarıyla yaptığı bir dizi mülakat, bu girişimin hâlâ Alman devletinin pek çok kesimini etkileyen bürokrasi ve yasalcılıkla  ve ayrıca kurumun kendi zihniyetiyle engellenebileceğini gösteriyor.

Hükümetin önerdiği yeni yasa, BND’nin şu anda tabi olduğu siyasi ve hukuki denetim sistemini ortadan kaldıracak ve kimin gözetim altına alınabileceği, kimin alınamayacağına ilişkin kuralları değiştirecek.

Bir Alman diplomat ise, “Yeni bir yasa taslağı hazırlamak, bir soruna çok ‘Alman’ bir çözüm. Asıl sorun . . . [ise] siyasi kültürle ilgili,” diyerek, ülkede özellikle Soğuk Savaş sonrasında hassas bir konu olan “gözetim” alerjisine dair kamuoyu hafızasına işaret ediyor.

BND’de deneyimi olanlar, değişimin sadece gerekli değil, aynı zamanda acil olduğunu ileri sürüyor.

Örneğin eski bir BND yetkilisi şunları söylüyor:

“Gerçek şu ki, son yirmi yılın büyük bir bölümünde, dünya daha istikrarsız hale gelip Almanya’ya yönelik tehditler artarken, BND’nin [müdahale kuralları] giderek daha katı hale geldi. Ya radikal bir adım atarız ya da sonuçlarına gerçekten katlanırız diye bir kırılma noktasına geldik.”

Öte yandan BND’nin geçmişi pek de temiz değil. Bu kurumun öncülü, Nazi rejiminden gelen eski Alman askeri istihbarat ajanlarından oluşan ve ABD tarafından desteklenen bir ağ olan “Gehlen Örgütü” idi.

Almanya, istihbarat teşkilatına geniş yetkiler vermeyi planlıyor

1956’da örgütün ilk başkanı olan Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht’ın doğu cephesindeki casusluk şefi olarak görev yapmıştı.

Soğuk Savaş döneminde de BND özellikle CIA ile birlikte çalışarak adından söz ettirdi. On yıllar boyunca, CIA ile birlikte, İsviçre merkezli Crypto AG adlı, ticari açıdan dünyanın en başarılı şifreleme şirketinin gizli sahibi de BND idi. 1980’lere gelindiğinde, küresel diplomatik iletişimin tahmini olarak yüzde 40’ı Crypto AG makineleri kullanılarak gönderiliyordu. CIA ve BND bu iletişimin tamamını okuyabiliyordu.

Soğuk Savaş sonrasında ise BND biraz daha geri plana itildi. 2013 yılında eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, ABD istihbarat kurumlarının Alman topraklarında BND ile el ele yürüttüğü kitlesel gözetim faaliyetlerini ortaya çıkarmış ve bu durum, zaten var olan güvensizliği daha da derinleştirmişti.

Bu ifşaatlara yanıt olarak Almanya, BND’yi düzenleyen BND Kanunu’nu sıkılaştırarak yeni kısıtlamalar getirdi.

Ama 2022 başlayan Ukrayna savaşından bu yana durum değişti. BND’nin çalışmalarını denetleyen güçlü Bundestag komitesinin CDU’lu başkanı Marc Henrichmann bu konuda şunları söylüyor:

“İnsanlar artık, bu ülkeyi son yıllarda yapabildiğimizden daha iyi korumamız gerektiğini fark ettikleri bir noktaya geldi. Artık burada siber saldırıların ne kadar sık gerçekleştiğinin farkında olmayan tek bir girişimciye bile rastlamıyorum. Herkes havaalanında insansız hava araçlarını gördü. Herkes haberlerde ya da başka yerlerde ‘gölge filo’ tankerlerini görüyor.”

BND’nin artık bilgi almak için ABD istihbarat kurumlarına güvenemeyeceği düşüncesi birçok Alman’da yankı buldu.

Mart 2025’te Donald Trump yönetimi Ukrayna ile istihbarat paylaşımını kısa süreliğine askıya aldığında, bir Avrupalı istihbarat yetkilisi bunun kıtadaki herkesin dikkatini çektiğini söyledi.

Merz hükümeti, yeni BND yasasının bu sorunu çözeceğini savunuyor. Yeni yasanın ayrıntıları hâlâ üzerinde çalışılıyor olsa da, BND ve Şansölyelik yetkilileri, yasanın dört alanı kapsamayı hedeflediğini belirtiyor: sinyal istihbaratı, yapay zeka ve teknolojinin kullanımı, kurumun düşmanlara “karşılık verebilmesi” için yeni yetkiler ve BND’nin denetimi.

Henrichmann, yasanın ilk taslaklarının bu yıl sızdırılması üzerine, kamuoyundaki tepkilerin reform sürecini bozacağını ya da en azından yeniden gözden geçirilmesine yol açacağını düşündüğünü söylüyor.

Fakat Henrichmann’a göre, “Tepkiler çok hafifti… Bana yazanların çoğu, ‘Nihayet bir şeyler oluyor’ dedi.”

2020 yılında, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Snowden’ın ifşaatlarından bu yana BND’nin gözetim uygulamalarına karşı mücadele eden bir grup sivil haklar savunucusunun lehine tarihi bir karar vermişti.

Mahkemenin, BND’nin gözetleme faaliyetlerini denetlemek ve onaylamak üzere bir yargıçlar konseyi kurmasını öngören kararının etkisi, 332 maddelik kararın birinci maddesinde şu şekilde ifade edildi: “Alman Anayasası’nın . . . gözetleme faaliyetlerine karşı savunma hakkı olarak sağladığı korumalar, yurtdışındaki yabancı uyruklular için de geçerlidir.”

BND şu anda en az dört ayrı kurum tarafından denetleniyor. 2020 tarihli kararla kurulan konseye ek olarak, BND, çoğunlukla gizli toplantılar düzenleyen ve ABD Kongresi’ndeki istihbarat komiteleri gibi geniş denetim ve kontrol yetkilerine sahip olan Henrichmann’ın komitesi tarafından da denetleniyor.

Ayrıca, komite tarafından atanan ve BND’nin gözetleme faaliyetlerini geriye dönük olarak izleyen, uzmanlar ve eski milletvekillerinden oluşan 10 kişilik bir komisyon da bulunuyor.

Bu komisyon da endişe duyduğu konuları, geniş yaptırım yetkilerine sahip olan Almanya Federal Veri Koruma ve Bilgi Özgürlüğü Komiserine havale edebilir.

Dünyanın en büyük iletişim merkezlerinden biri olan Frankfurt’taki DE-CIX internet değişim noktasından BND, günlük yaklaşık 1,2 trilyon iletişim verisini süzüp Münih yakınlarındaki Pullach’taki teknik merkezine kopyalayabilir.

Bu, kurumun temel görevlerinden biri. Fransa’nın DGSE’si gibi, telekom ağlarından gelen dijital verilerin toplu olarak dinlenmesi ve analizinden, bilgisayar korsanlığı faaliyetlerinden ve elde edilen veri setlerinden sorumlu.

Bu işler ABD ve Birleşik Krallık’ta sırasıyla NSA ve GCHQ tarafından yürütülüyor.

Ancak şu anda, katı kurallar bu bilgi hazinesinin nasıl kullanılacağını sınırlıyor. Verileri filtrelemek için, ayrıntılı bir dizi yasal gereklilikle gerekçelendirilmiş bir arama terimi veya terim grubu kullanması gerekir.

Kurum , Alman vatandaşları veya gazetecilerle ilgili verilere ya da cinsel mahremiyet içeren veya bir kişinin dini inançlarına atıfta bulunan herhangi bir bilgiye erişemez.

FT’ye göre bundan dolayı, “Kremlin’in kontrolündeki medya kuruluşlarından birinde gazeteci olarak çalışan şüpheli bir Rus casusu, Alman anayasası sayesinde gözetimden korunuyor.”

Veri saklama konusunda da sıkı kısıtlamalar bulunuyor. Bazen BND, veri setlerini sadece iki hafta sonra silmek zorunda kalır.

Bu durum, ipuçlarını araştırmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyan analistleri zor durumda bırakıyor.

Bilgilerin saklanmasına izin verildiği durumlarda bile, 2020 tarihli anayasa kararının gerektirdiği çok sayıda onay ve güvenlik önlemi, analiz sürecini yavaşlatıyor.

Bir kıdemli subay şaka yollu olarak, kurumun Berlin veya müttefikleri için “anlık istihbarat” hazırladığında, bunu alan herkesin önce “bu bir BND dakikası mı, yoksa gerçek bir dakika mı?” diye sorması gerektiğini söylüyor.

Yeni yasa, bu tür sorunları gidermeyi amaçlıyor. Hükümet, denetimi geri çekmeyi değil, daha yönetilebilir hale getirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Örneğin, kurumun filtrelerinden geçen belirli verilerin ve meta verilerin saklanma süresini mevcut altı aylık üst sınırın çok ötesine uzatarak.

BND ayrıca, her gün yakaladığı filtrelenmemiş çevrimiçi bilgilerin tamamını çok daha uzun süre saklamayı umuyor. Bu veriler şu anda sadece birkaç gün boyunca tutuluyor.

Bu önemli bir husus çünkü şu anda Almanya ticari kuruluşlardan verileri saklamalarını zorunlu kılmıyor.

BND, arama emri olsa bile, internet şirketleri bu verileri silmiş oldukları için genellikle değerli bilgilere erişemiyor.

Buna karşılık örneğin Birleşik Krallık, telekom ve internet servis sağlayıcılarından verileri bir yıla kadar saklamalarını talep edebiliyor.

BND’ye, dinleme merkezlerinden topladığı büyük veri yığınını daha uzun süre (meta veriler için 15 aya kadar) saklama konusunda yasal yetki vermek, BND jargonunda kurumun “soğuk başlangıç” yeteneği olarak bilinen şey için hayati önem taşıyor.

Beklenmedik bir durum meydana geldiğinde, geriye dönük olarak taranabilecek depolanmış bir veri “tamponu” (küresel internet trafiğinin bir anlık görüntüsü) ipuçları bulmak için hayati öneme sahip olabilir.

Fakat CIA gibi istihbarat teşkilatlarının işkence ve olağandışı teslim (extraordinary rendition) gibi eylemlere karıştığı bir yüzyılda, birçok yorumcu denetim ve incelemenin önemini vurguluyor.

Ayrıca yeni yasa ile BND’nin yalnızca bilgi toplayan bir istihbarat servisi olmaktan çıkarak kendi operasyonlarını da yürüten bir kurum haline gelmesi hedefleniyor.

Örneğin Alman istihbarat yetkilileri, hedeflerine karşı “karşılık olarak siber saldırı” düzenleyebilecek.

Ajansın bir yetkilisi, örneğin BND’nin kötü amaçlı yazılım kullanarak Rus insansız hava aracı fabrikalarına fiziksel hasar verememesinin nedenini sorguluyor.

Bunun yanı sıra, BND yetkililerinin hesaplı riskler almayı düşünmeye ve daha proaktif olmaya teşvik edildiği daha geniş kapsamlı bir kültürel dönüşümü desteklemek de amaçlanıyor.

Çalışanlar, şu anda kurumun operasyonlarının ajanlar yerine avukatlar tarafından tasarlandığı izlenimini veriyor.

Bununla birlikte, BND’nin kültürünü değiştirmek için yeni bir yasadan fazlası gerekebilir. Eski bir yetkiliye göre sorun, BND’den ziyade Alman devletinin kendisiyle ilgili.

ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’da, dış istihbarat servisleri cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın yetki ve nüfuzunun temel bileşenleri iken Almanya’da, BND genellikle başbakanlar ve bakanları tarafından potansiyel bir siyasi yükümlülük kaynağı olarak görülür.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Yatırımcıların faiz artış beklentilerini düşürmesiyle avro bölgesi tahvilleri düştü

Yayınlanma

Yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının faiz artırımlarına yönelik beklentilerini azaltması ve ABD Merkez Bankasının artırımlara devam edeceği öngörülerinin güçlenmesiyle avro bölgesi devlet tahvili faizleri düşüşünü ikinci güne taşıdı. ECB Başkanı Christine Lagarde’ın enflasyona yönelik açıklamaları ve gerileyen petrol fiyatları, bankanın agresif sıkılaşma adımlarına dair beklentileri zayıflattı.

Avro bölgesi devlet tahvili faizleri, yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının (ECB) daha fazla faiz artırımına gideceğine yönelik tahminlerini azaltmasıyla salı günü düşüşünü ikinci güne taşıdı.

Buna karşın ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz artırımlarına devam edeceği beklentileri ise güçlendi.

Reuters’ın aktardığına göre Almanya 2 yıllık tahvil fiyatları pazartesi günü geç işlemlerde keskin bir yükseliş kaydetti ve faizler son iki haftanın en büyük günlük düşüşünü yaşadı.

Bu hareket, ECB Başkanı Christine Lagarde’ın Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada, daha güçlü bir politika adımını gerektirecek türden bir enflasyon artışına dair kanıt bulunmadığını belirtmesinin ardından geldi.

Pazartesi günü Almanya’nın 2 yıllık Schatz tahvil faizi yaklaşık 5 baz puan düşerek yüzde 2,595 seviyesine geriledi. Buna karşılık ABD 2 yıllık Hazine tahvili faizleri, yatırımcıların Fed’in önümüzdeki aylarda faiz artıracağına yönelik beklentilerini artırmasıyla 5 baz puan yükselerek yüzde 4,236 ile son 16 ayın en yüksek seviyesine ulaştı.

Salı günü ise Almanya 2 yıllık tahvil faizi günlük bazda 3 baz puan düşüşle yüzde 2,564 seviyesinde dengelenirken, ABD’li muadili yüzde 4,192 seviyesinde işlem gördü.

Bu gelişmeyle birlikte, Alman hükümetinin iki yıllık borçlanma için ödediği faiz ile ABD’nin ödediği faiz arasındaki fark yaklaşık 163 baz puana ulaştı.

Bu fark, Eylül 2025’ten bu yana görülen en yüksek seviye olurken, iki ay önceki yaklaşık 113 baz puanlık farkın oldukça üzerine çıktı.

Almanya ayrıca salı günü 3,087 milyar avro (3,52 milyar dolar) tutarında 2 yıllık Schatz tahvili ihraç etti. İhalede ortalama faiz yüzde 2,57 ile nisan ayından bu yana en düşük seviyede gerçekleşirken, talebi gösteren bid-to-cover (teklif-kabul) oranı 1,9 ile ocak ayından bu yana en yüksek düzeye ulaştı.

ABD’den gelen güçlü ekonomik veriler ve Fed’in yeni Başkanı Kevin Warsh yönetiminde enflasyonu kontrol altına almaya odaklanan söylem değişikliği, son bir haftalık süreçte ABD Hazine tahvillerine olan talebi azalttı ve doları yukarı taşıdı.

Hürmüz Boğazı’ndan ham petrol ve ürün akışının artmasıyla petrol fiyatlarının varil başına 80 doların altına gerilemesi de ECB’nin enflasyonu dizginlemek için agresif faiz artırımlarına gideceği yönündeki beklentileri zayıflattı.

Para piyasalarındaki fiyatlamalar, yatırımcıların avro bölgesi faizlerinin bu yılı şu anki seviyesinin yaklaşık 30 baz puan üzerinde tamamlayacağını ve bir sonraki artırımın ekim ayında yapılacağını tahmin ettiğini gösterdi. Geçen hafta ise piyasalar iki faiz artırımını fiyatlıyordu.

Jefferies Stratejisti Mohit Kumar konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bu açıklamaları, petrol fiyatlarının benzer veya daha düşük seviyelerde kalması durumunda daha fazla faiz artışına gerek kalmayacağı şeklinde okuyoruz. Son ECB toplantısından bu yana görüşümüz, bankanın bu iş döngüsünde daha fazla faiz artırmasına gerek kalmayacağı yönündeydi” ifadelerini kullandı.

Salı günü erken saatlerde açıklanan avro bölgesi özel sektör anket verileri, ticari faaliyetlerin haziran ayında daha yavaş bir hızda da olsa üçüncü ayda da daraldığını gösterdi.

Girdi maliyetlerinin ise şubat sonundaki savaşın patlak vermesinden hemen önceki dönemden bu yana en yavaş hızda artması, teorik olarak ECB karar vericileri üzerindeki baskıyı hafifletti.

ING Ekonomisti Bert Colijn, “Bu durum ECB için güvercin bir haber. Satın alma yöneticileri endeksinin (PMI) çizdiği bu tablo önümüzdeki haftalarda da devam ederse, enflasyonist ortam güçlü bir parasal sıkılaşmayı gerektirecek kadar sert olmayacağı için ECB’yi güçlü faiz artışlarından caydıracaktır” dedi.

Öte yandan ECB Başekonomisti Philip Lane salı günü yaptığı açıklamada, avro bölgesinde enflasyonun bir süre daha yüksek kalabileceğini belirtti.

Benzer şekilde ECB Yönetim Konseyi Üyesi Peter Kazimir de Orta Doğu’daki çatışmanın yarattığı hasarın bir gecede ortadan kalkmayacağını ve merkez bankasının hala yapacak işleri olduğunu ifade etti.

Gösterge niteliğindeki 10 yıllık Alman tahvili faizleri 4 baz puan düşüşle yüzde 2,912’ye gerilerken, İtalya 10 yıllık tahvil faizi 3 baz puan düşerek yüzde 3,65 seviyesinde işlem gördü.

Avro bölgesinde bir yıllık enflasyon swapları bu hafta yaklaşık yüzde 2,52 seviyesine geriledi.

Bu oran hala ECB’nin yüzde 2’lik hedefinin üzerinde bulunsa da mayıs ayı sonlarında görülen ve son üç yılın zirvesi olan yaklaşık yüzde 4 seviyesinin oldukça altında kalıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Varşova-Kiev gerilimi iş anlaşmalarını zorlaştırabilir

Yayınlanma

Bloomberg’e göre, Polonya ile Ukrayna arasında Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Nazi işbirlikçisi Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adının verilmesi nedeniyle yaşanan anlaşmazlık, Gdansk’ta düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki işbirliğini olumsuz etkileyebilir. Tartışma, özellikle Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası kapsamında planlanan ticari anlaşmalar açısından belirsizlik yaratıyor.

Bloomberg’in haberine göre, Ukrayna yönetiminin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adını vermesi nedeniyle Varşova ile Kiev arasında yaşanan anlaşmazlık, Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki ticari işbirliğini olumsuz etkileyebilir.

25 Haziran Perşembe günü başlaması planlanan iki günlük konferans, başlangıçta Polonyalı şirketlerin Rusya ile savaşın ardından Ukrayna’nın yeniden inşasına yönelik sözleşmeler elde etmesine yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Ancak Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ülkenin en yüksek devlet nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı’ndan mahrum bırakma kararının ardından Zelenski’nin konferansa katılımı belirsizliğini koruyor.

Daha önce İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya ve İtalya’nın ev sahipliği yaptığı konferansın, siyasi anlaşmazlıklara rağmen liderlerin işbirliğini sürdürme kapasitesi açısından bir sınav niteliği taşıdığı belirtildi.

Polonya Doğu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre Polonya, Ukrayna’daki en büyük onuncu yabancı yatırımcı konumunda bulunuyor.

Ukrayna ile İşbirliği Konseyi Başkanı Pawel Kowal, anlaşmazlık büyümeden önce yaptığı açıklamada, konferans sırasında enerjiden savunmaya kadar çeşitli sektörlerde onlarca sözleşmenin imzalanabileceğini söylemişti.

Bloomberg, Polonya inşaat sektörünün özellikle Ukrayna’daki altyapı projelerine yönelik sözleşmeler beklediğini aktardı. İnşaat şirketleri Budimex, Polimex-Mostostal ve AMW Sinevia işbirliği anlaşmaları yaparken, LPP, Pepco, Allegro ve PZU da Ukrayna’daki faaliyetlerini genişletiyor.

Bununla birlikte siyasi atmosferin iki ülke arasındaki ticari ilişkileri zorlaştırabileceği değerlendiriliyor. Polonya İnşaat İşverenleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Damian Kazmierczak, “Her iki tarafta da artan siyasi ihtiyat, anlaşmaların sonuçlandırılmasını daha da zorlaştıracak. Ukraynalılar bizi açık kollarla karşılamıyor” dedi.

Nawrocki geçen hafta, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe “UPA Kahramanları” unvanı verilmesi nedeniyle Zelenski’nin nişanını geri aldı.

Polonya Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, “Aşılmaması gereken sınırlar vardır” açıklamasını yaptı. Polonya Dışişleri Bakanlığı da Ukrayna’nın Varşova Büyükelçisi Vasıl Bodnar’ı bakanlığa çağırdı.

Zelenski ise nişanı posta yoluyla Polonya’ya geri göndererek Ukrayna’nın Polonya halkına destek ve işbirliği için minnettar olduğunu söyledi.

Buna karşılık Polonya Cumhurbaşkanlığı Ofisi Bakanı Agnieszka Endziak, “UPA Kahramanları adının Ukrayna askeri birliğine verilmesiyle bağlantılı hakarete, ödülü kurye ile geri göndererek bir yenisini ekliyor” ifadelerini kullandı.

UPA, Rusya’da aşırılık yanlısı olarak tanınan ve yasaklanan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) silahlı kanadı olarak faaliyet gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman ordusuyla işbirliği yapan örgüt, ağırlıklı olarak Batı Ukrayna’da Sovyet yönetimine karşı mücadele yürüttü.

1942 ve 1943 yıllarında OUN-UPA birlikleri Volın bölgesindeki etnik Polonyalılara yönelik kitlesel katliamlar gerçekleştirdi. Polonyalı tarihçiler, Volın Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin sayısını 50 bin ila 100 bin arasında tahmin ediyor.

Polonya Parlamentosu 2016 yılında bu olayları soykırım olarak tanıdı ve 11 Temmuz’u kurbanları anma günü ilan etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English