Dünya Basını
Valday Kulübü: Şu an Rusya taraftarı aday Erdoğan gibi görünüyor ama bu boş bir umut olabilir

Çevirmenin notu: Seçim arifesinde Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiği” yönündeki iddiaları son birkaç gün boyunca gündemi epey işgal etti. Kılıçdaroğlu, “deep fake” videoların arkasında Rusların olduğunu iddia ediyor. Devamında alternatif basında, geldiği yerde bile rağbet görmeyen ve bayatlamış olan 2016 ABD seçimlerine müdahale iddialarına atıflar yapıldı. Bunun hangi motivasyonla yapıldığını kestirmek zor. Üzerine sosyal medyada Yuriy Mavaşev adında, lobici olduğu bariz bir ismin Erdoğan taraftarı sözleri “Rus uzmanın değerlendirmesi” şeklinde atıflar buldu. Valday Kulübü Program Direktörü Oleg Barabanov, Erdoğan’ın Rus kamuoyundaki imajını ve ülkede seçimlerin nasıl değerlendirildiğini gayet soğuk ve net gözlemlerle anlatıyor. Ben birkaç şey daha eklemekte yarar var diye düşünüyorum; hafta içinde Axel Springer’a ait Politico’da “Avrupalı liderlerin Erdoğan’ı özleyeceği” şeklinde bir değerlendirme yer bulmuştu. Yine ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, Erdoğan’ın Ukrayna konusunda Washington yönetimi nezdinde memnuniyetle karşılandığı şeklindeki ifadeleri de çarpıcıydı. Kim ne derse desin, Türkiye Ukrayna’nın kayda değer silah tedarikçilerinden ve bu tartışma, Sırbistan’ın Ukrayna’ya Türkiye üzerinden silah tedarik ettiği iddialarının alevlendiği günlerde de Rusya’nın Kremlin’e yakın basınında tartışma yaratmıştı. Gören gözler, Moskova’nın bu sürece son derece ihtiyatlı yaklaştığını fark edebilir; zira Suriye, Akkuyu, Rus hububatına bağımlılığın artması, BOTAŞ’ın borcunun ertelenmesi gibi majör meseleler, Kremlin’in buraya herhangi bir ülke gibi muamele etmediğinin kanıtı sayılabilir.
Türkiye’deki seçimler ve Rusya’da endişe
Oleg Barabanov
12 Mayıs 2023
Valday Kulübü Program Direktörü Oleg Barabanov’a göre, hem Rus medyasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imajına verilen şiddetli duygusal tepki hem de mevcut jeopolitik durumun anlaşılabilir keskinliği, Rus toplumunun Türkiye’deki seçimleri Türkiye’nin kendisinden biraz daha az heyecanla beklediği bir duruma neden oldu.
Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri mayıs ayının ortasında yapılacak. Türk toplumu açısından önemi tartışmasız olan bu seçimlerin Rusya’da da yakından ve bazen de epey duygusal bir ilgiye nail olduğu hakikatini göz ardı edemeyiz. En apokaliptik tahminlere göre Erdoğan’ın kaybetmesi durumunda Rusya’nın son fırsat penceresinin kapanacağı ve durumun tamamen kasvetli bir hal alacağı okunabilir. Aynı zamanda Erdoğan kazanırsa da Rusya’nın iyi bir şey beklememesi gerektiği yönünde bir görüş var. Türkiye Cumhurbaşkanı, yıllardır Rusya’yı ustalıkla oyalıyor ve zaferinden sonra da aynısını büyük bir zevkle yapmaya devam edecek.
Genel manada değerlendirmeler kutuplaşmış vaziyette; hatta çift kutuplu olduğu bile söylenebilir. Her halükârda diyalektiktirler. Bu tahminlerin doğru olup olmadığını ancak zaman gösterir ama belki de Rusya’daki geniş kamuoyu (ve sadece buradaki uzmanlar değil) açısından, halkın yabancı bir ülkelerdeki seçime bu denli dikkat etmesinin çok önemli olduğunu kabul etmeliyiz. Görünen o ki, sadece Amerika Birleşik Devletleri’ndeki son birkaç başkanlık seçimi Rus kamuoyunda aynı duygusal tepkiyi ve bağlılık hissini uyandırdı. O dönem Ruslar “bizim adayımız” Trump adına kaygılanıyordu. Şu an Rusya taraftarı aday Erdoğan gibi görünüyor ama bu boş bir umut olabilir.
Durumun bu gerilimi bir yandan kavranabilir jeopolitik güç dengesinden kaynaklanıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Rusya ile Ukrayna arasındaki ihtilafı çözme teşebbüslerinde önemli bir arabulucu, Bismarck’a benzer bir tür “dürüst komisyoncu” olarak oynadığı rol, Rusya için gerçekten de son derece önemli. Mevcut durum göz önüne alındığında ihtilafın üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmişken yeri doldurulamaz gibi görünüyor. Kabul etmek gerekir ki Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk yapmaya çalışan başka hiçbir dünya lideri Erdoğan’ın başardıklarının yakınından bile geçemedi.
Ancak burada, kendini Rus yurtseveri olarak tanımlayanlar arasında Rusya’nın bu müzakerelerde haksız tavizler verdiği ve karşılığında hiçbir şey almadığı görüşüne sıklıkla rastlanabildiğini belirtmek gerek. Sonuç olarak “İstanbul anlaşması” terimi Rus toplumunun bu kesiminde, Rus seçkinlerinin kazanma isteğinin olmamasını ve çeşitli şaibeli uzlaşılara duydukları arzuyu yansıtan olumsuz bir duygu halini aldı. Fakat tüm bunların doğru olduğunu varsaysak dahi burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın suçlanması da pek olası değil. Hakikaten de dürüst bir arabulucu gibi davrandı ve tüm bu geri kalanlar Rusya’nın iç meseleleriyle açıklanabilir.
Arabuluculuğun yanı sıra Rus toplumu için geriye kalan başlıca “dünyaya açılan pencere” olarak Türkiye’nin rolü de aynı derecede vazgeçilmez ve bu direkt olarak kabul edilmeli. Doğal olarak hem eski Sovyet coğrafyasında hem de ötesinde, mesele Körfez’deki Arap ülkelerinde başkaları da var. Ancak coğrafi, lojistik ve Ruslar için kültürel aşinalık ve “normallik” açısından (Türkiye’ye yönelik kitlesel turizmin uzun yıllar boyunca gelişmesi), Türk kentleri ve sahil beldeleri modern Rusya için hakikaten de dünyaya açılan bir numaralı pencere. Rusya’da bu pencerenin kapandığını görmek isteyenlerin bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olduğu aşikâr. Burada Erdoğan’ın Ruslar arasındaki taraftarları ve aleyhtarlarının çıkarları sık sık kesişiyor.
Öte yandan modern gerçeklere ilave olarak Türkiye seçimleri arifesinde Rusya’da var olan yüksek duygusal yoğunluk, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Rus basını ve sosyal ağlarındaki son derece tartışmalı medya imajıyla açıklanabilir. Bu durum sadece geçen yıl ve mevcut çatışma için değil, büyük ölçüde öncesi için de geçerli.
Belki de Erdoğan’dan başka hiçbir yabancı siyasetçinin Rus basınında bu kadar kutuplaşmış (ve aynı zamanda sürekli değişen) sıfat ve değerlendirmelere maruz kalmadığını hatırlatmak yeterli olacaktır. 2014’ten itibaren Kırım ve Suriye haberleri gündemdeyken ilk başta “dost Recep”ti, yine neredeyse tekti. Ardından Rus savaş uçağının düşürülmesiyle dost düşmana dönüştü. Sona (Rus halkının geniş kesimleri açısından beklenmedik ölçüde) tekrar düşmanlıktan dostluğa geçildi. Rus televizyonlarındaki siyasi tartışma programlarının son derece keskin duygusal bileşenleri, belli bir bütünlükleri ve malzemenin sunumunda nüans eksikliği olduğu olgusunu dikkate alırsak sıradan bir Rus televizyon izleyicisi Erdoğan’ın önce dost, sonra düşman ve sonra tekrar dost olarak sunulmasındaki tüm bu diyalektik ikircikliliğe pratik anlamda tanık oldu. Doğal olarak bu durum kendi sonuçlarını da beraberinde getirdi. Sonuç olarak Erdoğan’ın kişiliğine yönelik duygusal tepki, en azından Rus televizyon izleyicileri arasında, şu anda gerçekten de en güçlü ve aynı zamanda çelişkili olanlardan biri.
Karabağ sorununun Rus medyasında, yine öncelikle televizyonda ele alınış biçimi de bunda rol oynadı. Benim öznel bakış açıma göre burada ilk olarak durumun basit bir siyah-beyaz seçimine kaymasını önlemek mümkündü ve bence bu yönde girişimlerde bulunulmasına rağmen bir tarafın tamamen “aydınlık” ve diğer tarafın “karanlık” olarak resmedilmesi söz konusu değildi. Ancak ikinci olarak Rus medyasını manipüle etme yönünde son derece aktif teşebbüsler olduğu izlenimini edindim. Nihayetinde Rus televizyonları, Karabağ sorununun her iki taraf açısından da başka bir savaş alanı haline geldi. Televizyonlardaki tartışma programlarımızın yukarıda bahsedilen duygusal keskinliği göz önüne alındığında sıradan izleyici aynı anda Erdoğan hakkında birbirini dışlayan ve uzlaşmaz — bir melek veya bir şeytan olarak — değerlendirmeler aldı.
Neticede hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rus medyasındaki imajına verilen yüksek duygusal tepki hem de mevcut jeopolitik durumun kavranabilir keskinliği, Rus toplumunun şu anda Türkiye’deki seçimleri Türkiye’den biraz daha az heyecanla beklediği bir duruma yol açtı. Ancak beklemek için fazla vaktimiz yok ve bunu zaman gösterecek.
Dünya Basını
FT: Trump’ın anlaşması, İran’da askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor

Trump’ın başarısızlığı başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. İran’da rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır.
Financial Times, Gideon Rachman
15 Haziran 2026
Bir barış anlaşmasını kutlamanın, Beyaz Saray’ın bahçesinde kafes dövüşü düzenlemekten daha iyi bir yolu olabilir mi? Donald Trump, uzun süreli şiddet yerine her zaman performatif çatışmayı tercih etti. Şimdi nihayet, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik uzun süredir müjdelediği anlaşmaya kavuşmuş durumda.
Ancak herhangi bir barışın kırılgan olması muhtemel. Trump bunu nasıl pazarlamayı seçerse seçsin, cuma günü Cenevre’de imzalanması planlanan anlaşma kalıcı bir çözüm değil. Bu, mevcut ateşkesin 60 gün uzatılması anlamına geliyor; Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılmasına ve ABD’nin İran’a yönelik ablukasının kaldırılmasına imkân tanıyor. İran’a yönelik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması taahhüdüyle bağlantılı biçimde, nükleer meselelerin müzakere yoluyla çözülmesine dair bir vaat de var.
Her şeyin nasıl dağılabileceğini görmek kolay. İsrail hükümeti memnun değil; özellikle de Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü kampanyanın sona ermesi gerekeceğine dair açıklamadan rahatsız. Seçimler yaklaşırken ve İsrail’de barış anlaşmasına yönelik partiler üstü kınamalar varken, Benjamin Netanyahu, özellikle Hizbullah’ın İsrail’in kuzeyini bombalaması halinde, Hizbullah’a yönelik saldırıları yeniden başlatma ihtiyacı hissedebilir. İran da buna İsrail’e yönelik saldırılarla karşılık verebilir.
Lübnan yalnızca en bariz parlama noktası. Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılması, aynı sırada İran’ın nükleer programı gibi çetrefilli bir mesele üzerinde görüşmelerin başlaması, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar için geniş bir alan bırakıyor. Bu koşullar altında, gerilimin kademeli olarak gevşemesi —zaman zaman şiddet dalgalarıyla kesintiye uğrasa da— çatışmaların tamamen sona ermesinden daha olası görünüyor.
Savaşta açık bir galip olmadığı için, herhangi bir barış anlaşmasının da uzlaşma niteliğinde olması gerekiyordu. En iyi işaret, tüm taraflardaki şahinlerin bundan memnun olmaması.
Amerikalı şahinler Tahran’da rejim değişikliği ya da en azından İran’ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesini istiyordu. Ancak rejim değişikliği şimdi savaşın başladığı döneme kıyasla daha uzak görünüyor. İran’ın nükleer konularda gelecekte işbirliği yapacağına dair vaatleri de Washington’daki birçok kişi tarafından derin bir şüpheyle karşılanacak.
Şahinler ayrıca İran varlıklarının dondurulmasının kaldırılmasının ve yaptırımların hafifletilmesinin, İslam Cumhuriyeti’nin ordusunu ve bölgesel vekil güçlerini yeniden inşa etmesine imkân sağlayacağından endişe ediyor. Geçen hafta, önde gelen Cumhuriyetçi sertlik yanlılarından Senatör Lindsey Graham, Trump’a, İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Hark Adası’nı ele geçirme tehdidini hayata geçirerek savaşı tırmandırması yönünde hâlâ baskı yapıyordu. Ancak Trump’ın askeri danışmanları, herhangi bir Amerikan işgal gücünün İran’ın karşı saldırısı için açık hedef haline geleceği konusunda onu uyarmış olmalı. Trump’ın şimdi vardığı anlaşma, askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor.
İsrail hükümeti özellikle mutsuz. Netanyahu’ya yakın bir gazeteci olan Amit Segal, anlaşma haberine Henry Kissinger’dan şu alıntıyı paylaşarak yanıt verdi: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” İsrailliler, İran’ın boğazın açılmasını Lübnan’da ateşkese başarıyla bağlamış olmasından; böylece İsrail’in kendi sınırlarındaki bir savaşta elinin kolunun bağlanmasından endişe ediyor. Daha genel olarak ise en tehlikeli rakipleri olan İran’ın çatışmadan güçlenerek çıktığından korkuyorlar.
Ancak İranlı aşırı sertlik yanlıları da öfkeli görünüyor. Yaklaşan anlaşmaya ilişkin haberler, Tahran’da ve bölge şehirlerinde gösterilere yol açtı; gösterilerde Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf aleyhine sloganlar atıldı. İran’da önerilen anlaşmayı eleştirenler, Tahran’ın boğazın açılmasını, ABD’nin yerine getirmeyebileceği bir yaptırım hafifletme vaadi karşılığında takas ettiğini söylüyor; özellikle de bunun Kongre’de engellenebileceğini belirtiyor.
Körfez ülkelerinde de karışık duygular hâkim olacak. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, boğaz üzerinden enerji ihracatının serbest akışına imkân tanıyacak ve bölgenin istikrarına duyulan güveni yeniden tesis edecek bir çözüme şiddetle ihtiyaç duyuyor.
Ancak ara sıra drone saldırıları ya da füze saldırılarıyla kesintiye uğrayan kırılgan bir barış, turistleri ve yabancı çalışanları rahatlatmaya yetmeyebilir. Katar’daki Ras Laffan sıvılaştırılmış doğal gaz tesisi gibi kritik altyapılarda meydana gelen bazı hasarların onarılması birkaç yıl sürebilir.
Körfez ülkeleri, gelecekteki jeopolitik konumlanışları konusunda da ciddi bir muhasebe yapmak zorunda kalacak. Bölgedeki birçok karar alıcı, ABD ve İsrail’in kendi tavsiyelerine rağmen İran’a savaş açmış olmasına öfkeli. Ancak aynı zamanda, ilk ABD-İsrail saldırısına doğrudan katılmamış olmalarına rağmen Tahran’ın misilleme için kendilerini hedef almasından da büyük öfke duyuyorlar.
Önümüzdeki aylar ve yıllarda Körfez ülkeleri derin bir tercih yapmak zorunda kalacak. Makul bir alternatif güvenlik ortağı bulunmadığı gerekçesiyle ABD ile ilişkilerini daha da güçlendirip, bazıları İsrail’e daha da mı yaklaşacak? Yoksa modern Amerika’nın bir müttefik olarak fazlasıyla kaprisli ve güvenilmez olduğuna karar verip, sessizce İran’la bir anlayış arayışına mı girecekler?
Trump’ın başarısızlığı —ister iflas etmiş bir kumarhane ister kaybedilmiş bir seçim olsun— başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. Rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır. Ancak bunu başarmak için İran’ın ve Orta Doğu’nun manşetlerden düştüğü uzun bir sakinlik dönemine ihtiyaç duyacak. Bu ise fazlasıyla iyimser bir beklenti olabilir.
Dünya Basını
Profeseörler Mersheimer ve Karaganov: NATO’nun kışkırtmaları dünyayı felakete sürüklüyor

Chicago Üniversitesinden Prof. John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı Prof. Sergey Karaganov, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın programında Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve nükleer caydırıcılığın yeniden tesisi konularını tartıştı. Karaganov, Batı’nın saldırganlığına karşı nükleer caydırıcılığın “Tanrı’nın korkusuyla” yeniden kurulması gerektiğini belirtirken, Mearsheimer ise Batı dünyasının nükleer gerçekleri ve Soğuk Savaş derslerini tamamen unuttuğu uyarısında bulundu.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın yönetimindeki tartışma programında, Chicago Üniversitesinden Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı, aynı zamanda Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eski danışmanlarından Profesör Sergey Karaganov bir araya geldi.
Programda, Ukrayna’daki çatışmanın gidişatı, NATO’nun gerilimi tırmandıran adımları ve Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirerek nükleer caydırıcılığı yeniden tesis etme arayışları çok yönlü olarak ele alındı.
“Avrupa insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağıdır”
Prof. Sergey Karaganov, dünyanın son 15-17 yıldır tarihinin en tehlikeli dönemine girdiğini belirterek, eski sistemi ayakta tutan tektonik plakaların yerinden oynadığını vurguladı.
Karaganov, meselenin sadece Ukrayna’daki savaşı nükleer tehditlerle bitirmek olmadığını, insanlığın çok sayıda çatışmanın yaşanacağı bir dönemin eşiğinde durduğunu ifade etti.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların varlığı sayesinde büyük güçlerin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan kaçındığını söyleyen Karaganov, şu değerlendirmeyi yaptı:
“İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden ve bana göre Yüce Yaradan tarafından bizlere gönderilen nükleer silahların ortaya çıkmasından sonraki 60-70 yıl boyunca birbirimizle savaşmaktan kaçındık. Ancak şimdi bu süreç yeniden başlıyor. En can alıcı soru şu ki, şu anda bir dünya savaşının başlangıcındayız. Bu savaş tüm cephelerde patlak veriyor. Savaşın ana itici gücü, yaklaşık 500 yıldır dünya sisteminde elinde tuttuğu üstün konumu, küresel gayri safi yurt içi hasılayı sömürme imkanını ve kendi kültürel ile siyasi görüşlerini dayatma gücünü kaybetmekte olan Batı’nın karşı saldırısıdır.”
Avrupa’nın tarihsel rolünü sert bir dille eleştiren Karaganov, Avrupalıların sömürgecilik, ırkçılık ve soykırımlar gibi insanlık tarihindeki en kötü şeylerin müsebbibi olduğunu ifade etti.
Karaganov, “Avrupa, insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı olmuştur. Buna orta çağ savaşları, dünya savaşları, soykırımlar, ırkçılık ve sömürgecilik dahildir. Dolayısıyla dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumlarından uzaklaştırmaktır. Ben bunun için dua ediyorum. Bu sadece bir gerçekçilik meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur” ifadelerini kullandı.
“Batı Soğuk Savaş’ın kırmızı çizgilerini tamamen unuttu”
Prof. John Mearsheimer, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer dengeleri hatırlatarak günümüzdeki durumun çok daha büyük bir belirsizlik ve tehlike barındırdığını kaydetti. Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında son derece yoğun bir güvenlik rekabeti yaşandığını, ancak her iki tarafın da nükleer felaket riskinin farkında olarak çok net kırmızı çizgiler belirlediğini dile getiren Mearsheimer, “Soğuk Savaş’ta kuralları ve sınırları öğrenmiştik. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’a, 1968’de Çekoslovakya’ya girdiğinde Batı stratejik nedenlerle hiçbir şey yapmadı. Çünkü kırmızı çizgilerin geçilmesi nükleer bir felaket demekti” dedi.
Mearsheimer, günümüzde Batı dünyasının nükleer silahların yarattığı tehlikeleri tamamen hafife aldığını belirterek hayretler içinde olduğunu ifade etti. Bu duruma iki somut örnek gösteren Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Batı’da insanların nükleer silahların varlığı nedeniyle son derece tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmuş görünmelerine hayret ediyorum. Soğuk Savaş’ta belirlenen kırmızı çizgiler büyük ölçüde ortadan kalktı. Buna işaret eden ilk örnek, Ukrayna’nın Ağustos 2024’te Rusya’nın Kursk bölgesini işgal etmesidir. ABD destekli bir müttefikin Rusya toprağına girmesi ve ABD’nin bu operasyona yardım etmesi Soğuk Savaş döneminde akla bile gelemezdi. Sovyetler Birliği gibi devasa nükleer cephaneliğe sahip bir ülkenin varlığını tehdit etmek imkansız bir hamleydi. İkinci örnek ise 2025 yılında Ukraynalıların Rusya’nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağına saldırmasıdır. Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer savunma sistemlerine saldırmak kesinlikle düşünülemezdi. Ancak bu gerçekleşti ve ABD bunu en ufak bir şekilde eleştirmedi. Bu durum, Batı’nın Rusya’yı kolayca hırpalayabileceğini ve hiçbir ciddi kırmızı çizginin kalmadığını düşündüğünü gösteriyor.”
Batı’nın savaştan hemen önce ve savaşın başında Rusya’yı büyük güçler liginden tamamen çıkarmayı hedeflediğini belirten Mearsheimer, ekonomik yaptırımlar ve askeri yardımlarla Rusya’yı dize getirme planının çok riskli bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Mearsheimer, “Büyük güçler çaresiz kaldıklarında son derece riskli stratejilere başvururlar. Rusya örneğinde bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelirdi. Ancak biz bunu umursamadık. Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarıp bu işten sıyrılabileceğimizi düşündük” eleştirisinde bulundu.
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir”
Karaganov, Rus devletinin nükleer caydırıcılığı yeniden canlandırmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, ancak kendisinin de Rus hükümetini ve seçkinlerini bu konuda yeterince hızlı hareket etmedikleri için eleştirdiğini söyledi. Nükleer silahların fiilen kullanılmasının yaratacağı ahlaki yıkıma değinen Karaganov, şu ifadeleri kullandı:
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir. Devlet Başkanı Putin’in nükleer silah kullanma konusunda tereddüt etmesinin tek nedeni budur. Avrupa’da nükleer silahlarla bir savaşı kazanmak askeri açıdan kolaydır, ancak bu korkunç bir ahlaki günahtır ve Pandora’nın kutusunu açar. Çünkü o andan itibaren dünyadaki herkes kitle imha silahlarını kullanmaya başlar. Biz nükleer caydırıcılığın geçerliliğini yeniden tesis etmek zorundayız. Bu sadece Rusya’nın güvenliği için değil, dünyayı ve insanlığı intihara meyilli Batı’nın sürüklediği felaketten kurtarmak için gereklidir. Bizler insanlık tarihi boyunca birbirimizle savaşmamızı engelleyen o cehennem korkusunu, yani Tanrı korkusunu yeniden inşa etmeliyiz.”
Karaganov, nükleer savaşın kazanılamayacağına dair Batı’da üretilen teorilerin Soğuk Savaş döneminde bir dünya savaşını engellemek için kasıtlı olarak yayıldığını iddia etti. Sınırlı bir nükleer savaşın askeri olarak kazanılabileceğini kaydeden Karaganov, ancak bu ahlaki eşik bir kez geçilirse dünyanın tamamen farklı ve kuralsız bir kaosa sürükleneceğini kabul etti.
Mearsheimer ise nükleer bir savaşta gerçek anlamda bir galibin olamayacağını belirterek Karaganov’un tezini şu sözlerle analiz etti:
“Eğer her iki taraf da nükleer envanterlerini tam ölçekli olarak kullanırsa kimsenin kazanması mümkün değildir, hepimiz buharlaşırız. Ancak Sergey’in yazılarında sunduğu mantık farklı. Rusya’nın nükleer silahları askeri bir zafer kazanmak için değil, Batı’ya ne kadar ciddi olduğunu göstermek amacıyla sınırlı hedeflere karşı sembolik olarak kullanacağını öngörüyor. Rusya, nükleer tırmanma tehdidini kullanarak karşı tarafı kendi kırmızı çizgilerine saygı duymaya zorlamayı hedefliyor. Yani burada asıl mesele tırmanmanın kendisi değil, tırmanma tehdididir. Çünkü tırmanma genel bir termonükleer savaşa dönüşürse kimse bundan sağ çıkamaz.”
“Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli”
John Mearsheimer, Rusya’nın Avrupa’daki hedeflere yönelik sınırlı bir nükleer adım atması durumunda ABD ve diğer Avrupalı güçlerin nükleer bir yanıt vermekten çekinebileceğini, ancak bu senaryonun Almanya üzerinde çok tehlikeli bir etki yaratacağını belirtti.
Almanya’nın nükleer silahı olmadığını ve coğrafi olarak Rusya’ya çok daha yakın olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Eğer Rusya Doğu Avrupa’da nükleer silah kullanırsa, bu durum Almanya’yı kendi nükleer cephaneliğini edinmeye teşvik etmeyecek mi? Almanya artık ABD’ye güvenemeyeceğini anlayıp kendi nükleer silahını üretmeye karar verirse Rusya ne yapacak?” sorusunu yöneltti.
Karaganov, Almanya ve Japonya’nın insanlık tarihindeki en büyük tehditler olduğunu öne sürerek bu soruya çok sert bir yanıt verdi:
“Almanya, Japonya ile birlikte insanlık tarihindeki en kötü tehdittir ve nükleer silah kullanmalarına asla izin verilmemelidir. Eğer böyle bir şeye yeltenirlerse, yeryüzünden tamamen silinmelidirler. Alman ortaklarımıza bu sinyalleri gönderiyoruz. Umarım akıllarını başlarına toplarlar çünkü seçkinleri son derece cahil ve sorumsuz hale geldi. Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli. Aynı şey Japonya için de geçerlidir. Eğer Rusya gelecekte nükleer füze kullanmak zorunda kalırsa, birincil hedef Romanya ya da Polonya değil, Almanya olacaktır ve en büyük zararı Almanya görecektir. Bir nesilde iki dünya savaşı başlattılar ve bu yüzden asla affedilmemelidirler. Biz Ruslar cömert olduğumuz için onları neredeyse affetmiştik ama revizyonist hale geldiler. Bu yüzden nükleer silaha yaklaşırlarsa yok edilmelidirler.”
Mearsheimer, Karaganov’un bu yaklaşımının Almanya’daki Rusya korkusunu besleyeceğini ve durumu daha da kötüleştireceğini belirterek, “Almanların doğuştan saldırgan olduğunu savunmak, Batı’daki bazı çevrelerin Rusların genetik olarak saldırgan olduğunu iddia etmesi kadar temelsizdir. Almanya 1933-1945 arasındaki Almanya değil. Bu tür radikal söylemler gelecekte iki ülke arasında çok daha büyük çatışmalara zemin hazırlayabilir” uyarısında bulundu.
“Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır”
Karaganov, Rusya’nın yönünü tamamen Doğu’ya ve Güney’e çevirmesi gerektiğini belirterek Sibirya’nın kalkındırılmasının önemine değindi.
Rusya’nın jeostratejik ve kültürel olarak Avrasyalı bir devlet olduğunu söyleyen Karaganov, “Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır. Rusya, Çin, Hindistan, İran, Türkiye ve ABD’nin yer aldığı, ancak Avrupa’nın, özellikle de kuzeybatı Avrupa’nın dışlandığı yeni bir dünya yapısı kurulmalıdır. Biz yüzyıllar boyunca Avrupalılaşmaya çok fazla odaklanarak hata yaptık. Bizim geleceğimiz Asya’dadır” dedi.
Mearsheimer ise coğrafyanın kalıcı olduğunu ve Rusya’nın hemen yanı başındaki Avrupa’yı tamamen göz ardı edemeyeceğini belirtti.
Ukrayna’daki savaşın dondurulmuş bir çatışmaya dönüşse bile Doğu Avrupa’nın uzun süre istikrarsız kalacağını vurgulayan Mearsheimer, “Doğu Avrupa istikrarsız bir yer olarak kalırsa Ruslar burayı görmezden gelemez. Yeni bir savaşın patlak vermemesi için dikkatlerini buraya odaklamak zorunda kalacaklar” şeklinde konuştu.
Programın sonunda her iki uzman da küresel bir nükleer felaketten kaçınılması gerektiği konusunda uzlaşırken, Mearsheimer Batılı liderlerin Rusya’yı kışkırtmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir an önce anlamalarını umduğunu ifade etti.
Karaganov ise kötümser tabloya rağmen küresel bir nükleer savaşı önlemek için nükleer caydırıcılık tartışmalarını sürdüreceğini ve geleceğe iyimser baktığını dile getirdi.
Dünya Basını
Ya ABD-İran anlaşması gerçek olamayacak kadar iyiyse?

ABD-İran anlaşması ve Orta Doğu’nun geleceğine dair muhtemel seçenekler
The Jerusalem Post, Seth J. Frantzman
15 Haziran 2026
ABD ve İran, bir tür anlaşmaya doğru ilerleyecek bir yol üzerinde uzlaşmaya hazır görünüyor. Neyin üzerinde mutabakata varıldığı ya da önümüzdeki günlerde neyin ortaya çıkabileceği tam olarak net değil.
Son birkaç ayda, bir anlaşmanın imzalanmak üzere olduğuna dair buna benzer birçok iddia ortaya atıldı. Pek çok durumda, üzerinde anlaşılan somut maddeler gerçek bir anlaşma değil, daha çok gelecekte bir anlaşmaya varmak için hazırlanmış bir mutabakat metni niteliğindeydi.
Ortaya çıkmakta olan anlaşmadan çıkarılabilecek birçok sonuç var.
ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro, X/Twitter’da şunları yazdı: “ABD-İran anlaşmasının metni imzalanıp yayımlanana kadar iki taraftan da çok fazla algı yönetimi gelecek. Ama işte benim ilk değerlendirmem.”
Shapiro şöyle devam etti: “Bu savaş bir hataydı ve sona ermesi gerekiyor. Başkan, İran rejiminin hızla çökeceğini düşündü ama bu gerçekleşmedi.”
“Tam tersine, rejim ağır bir ABD-İsrail saldırısından sağ çıkması ve bazı etkili karşı saldırılar düzenlemesi sayesinde stratejik olarak güçlendi” diye ekledi. “Bölgedeki birçok ülke şimdi İran’a yanaşıyor, gerilimi azaltmaya ve ilişkileri yeniden kurmaya çalışıyor. Bu da rüzgârın hangi yönden estiğinin bir işareti.”
Önümüzdeki birkaç gün ve ay içinde ne olabilir? Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz üzerinden birçok ihtimal söz konusu. Bu noktada, eski ABD Savunma Bakanı Don Rumsfeld’in meşhur “bilinen bilinmeyenler” ve “bilinmeyen bilinenler” sözünü hatırlamak için uygun bir zaman.
Ya bir anlaşma olur ve iki taraf açısından da iyi giderse?
Bir senaryo, İsviçre’de bir Mutabakat Zaptı’nın kabul edilip imzalanmasıdır. İyimser bir senaryoda hem İran hem de ABD bir şey kazandıklarına inanır; hatta İsrail bile bekleyip görmeye razı olur.
İsviçre’deki imzanın ardından İslamabad, Doha ve diğer yerlerdeki arabulucular bir anlaşma üzerinde çalışmaya başlar. İran, Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı sona erdirir; ABD de İran’a yönelik ablukayı kaldırır. İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun ülkeden çıkarılması konusunda bir anlaşmaya varılır. İran yaptırım muafiyeti elde eder.
Orta Doğu’da her şey normale döner ve istikrar sağlanır. Savaşın geride kalmasıyla ABD bölgede yeni bir dönem için çalışabilir ve Avrupa ile Asya’daki diğer meselelere odaklanmak üzere yönünü çevirebilir. Boğaz’ın açılmasıyla bölge ekonomileri iyileşir; İsrail ve Körfez ülkeleri daha yakın entegrasyon için çalışabilir.
Ya İsviçre’de bir anlaşma imzalanmazsa?
Bununla birlikte, Pakistan, Katar ve diğer aktörlerin iki ülke arasında bir Mutabakat Zaptı’na varılması yönündeki çabalarına rağmen, İran ve ABD’nin bu hafta anlaşamaması ve anlaşmayı bir kez daha ertelemesi ihtimali hâlâ var.
Bu senaryoda bölge, nisan ayından bu yana gördüğü düşük yoğunluklu çatışma ortamına geri döner. İsrail Lübnan’da Hizbullah’a karşı operasyonlarını sürdürür. İran, Beyrut’a yönelik herhangi bir İsrail saldırısına karşı misilleme tehdidinde bulunmaya devam eder.
Bölge düşük yoğunluklu bir kargaşa içinde kalır. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması, ülkelerin alternatif ticaret yollarına ihtiyaç duyması anlamına gelir; bu da Suriye üzerinden daha fazla kara ticaretinin geliştirilmesi sonucunu doğurur.
Beyaz Saray, savaşın sona ermeyeceğini ama aynı zamanda daha geniş bir alana da yayılmayacağını kabullenir. Yeni statüko, düşük yoğunluklu bir çatışma halidir.
Ya bu hafta bir anlaşmaya varılır ama nihai anlaşma sağlanamazsa?
Üçüncü senaryo, bu hafta bir Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasını, ancak İran ile ABD arasındaki müzakerelerin yaz boyunca uzamasını öngörüyor. İran ve ABD nihai bir anlaşmaya varamaz. İran muhtemelen bunu tercih eder. Tahran, geçici bir anlaşmaya varıldığında Beyaz Saray’ın daha fazla çatışmadan kaçınmanın faydalarını göreceğini; Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ABD’nin bölgedeki ortaklarının da savaşı yeniden başlatmaması için Washington’a baskı yapacağını varsayar.
Böyle bir senaryo, müzakerelerin uzaması ve çatışmanın gerçekten sona erip ermediğine dair ucu açık bir soru bırakması anlamına gelir. İsrail, Lübnan’da hareket serbestisini korur ve Kudüs gelecekte İran’a yönelik daha fazla saldırı için baskı yapar.
Bunlar yeni çatışma “turlarına”, yani İsrail ile İran’ın birkaç ayda bir kısa süreli çatışmalara girdiği yeni bir normale dönüşür.
ABD’nin İsrail’de askeri tanker uçakları bulundurmaya devam etmesi gerekir ve Ben Gurion Havalimanı bu nedenle seyahat kaosu yaşamayı sürdürür. Ardından ABD’nin üslenmesini Körfez yerine İsrail’e kaydırması yönünde bir baskı oluşur. İsrail’de sonbaharda seçimler yaklaşırken İran, Hizbullah ve Hamas’la daha fazla çatışma turu yaşanır.
Ya İran’da bir iç darbe olursa?
İran hükümeti bir Mutabakat Zaptı’nı kabul edip ABD ile görüşmelerde ilerlese bile, savaş nedeniyle zayıflayan ve askeri komutanları birbirinden kopuk hale gelen bölünmüş İran sistemi, Tahran’da bir darbeye açık durumdadır.
Bu darbe, bir anlaşmaya karşı çıkan Devrim Muhafızları ve sözde “sertlik yanlılarından” gelebilir. Aynı zamanda, sertlik yanlısı bir darbeyi önlemek isteyen ordudan da gelebilir. İran’daki mevcut düşük yoğunluklu kaos, belirsizlik yaratıyor. ABD artık İran’ın nihai bir anlaşma imzalayacağına güvenemeyeceğini biliyor; çünkü kimin kontrolü elinde tuttuğu net değil.
Ya ABD İran’la çatışmaya geri dönerse?
İran bu hafta bir anlaşma imzalayabilecek olsa da nihai statü anlaşmasına ulaşmak zor olacaktır.
Nihai statü anlaşmasına varılamaması halinde Trump yönetimi, yaz ya da sonbahar aylarında İran’ı yeniden barış masasına zorlamak için güç kullanmaya karar verebilir. Bu da ABD’nin yaşadığı sıkıntıların karşılığında bir bedel talep etmesiyle sonuçlanır.
ABD bölgede daha büyük bir rol üstlenir ve Körfez ülkelerinin kendilerini savunmasına yardımcı olması yönünde baskı görür. İsrail Hizbullah’a yönelik saldırılarını sürdürür; bu da İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarına devam etmesine yol açar.
Nihai bir anlaşma olmadan mutabakat metni çok fazla değer taşımaz ve gerçek bir anlaşmayla sonuçlanmaz. Bununla birlikte, boğazların açılması herkesin çıkarınadır; bu nedenle boğazlar açık kalır.
Görüş2 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi











