Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Mihail Hazin’in ekonomi, kriz, jeostrateji görüşleri-1: “Sonuçta neden kaybettik?”

Avatar photo

Yayınlanma

Mihail Hazin, önemli bir iktisatçı. İlk defa Andrey Kobyakov ile birlikte yazdıkları 2003 tarihli “Dolar İmparatorluğunun Günbatımı ve Pax Americana’nın Sonu” adlı kitabıyla popüler olmuştu. Kitap, 2008 krizinin habercisiydi ve birçok açıdan öngörüleri krizle tamamen örtüşmüştü.

Bununla birlikte Hazin’in felaket tellallığı hatta komplo teorisyenliğiyle suçlandığı da çok olmuştur. Bu büsbütün temelsiz değil. Ama Hazin’i onlardan ayıran çok önemli bir nokta var: ifrata varan iddialar ileri sürdüğünde bile bu, güçlü bir analizin sonuçlarının abartılması şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, benim görüşüme göre öngörüler önemli, ama onları ortaya koyarken yapılan temellendirmeler çok daha önemli.

Aslında Hazin’e Rusya’daki siyasi önemini kazandıran da büyük ölçüde bu niteliği. Karar alıcılar arasında ilişkileri de var ve saygın; bu, benzer düşüncelerin onlar arasında da yaygın olduğuna yorulmalı.

Yazı, aslında bir youtube konferansının çözümü. Konferans 18 Mart’ta yayınlandı. Metne dökülmemişti — başka deyişle ben çeviriyi konferansı dinleyerek yaptım. Ancak çok tartışmalı ve nesnel olarak temellendirilmemiş gördüğüm üçüncü bölümünü (ABD ve Britanya arasında çatışmaların Güneydoğu Asya’da ve Kafkaslarda oynadığı rol) yayınlamayı gereksiz buldum. 

* * *

Özel talebi devlet hesabından teşvike dayanan çağdaş iktisat model 1980’lerin başında ortaya çıktı ve “reaganomics” adını aldı. Oysa bu daha 1970’li yılların sonunda icat edilmişti. Özü şudur: 1970’li yıllarda ABD’de sermaye verimliliğinde düşüş krizi tekrar etmişti; bu, aslında üçüncü krizdi ve bu 10 yıl boyunca iktisadi büyüme olmamasına yol açmıştı.

Aslında iki düşme döngüsü vardı. İlki 70’lerin başında, ikincisi 70’lerin sonuna doğruydu. Bunlar sermaye verimliliğinde düşüşün önemsiz olduğu iki-üç yıllık görece sükûnet devresiyle bölünmüştü.

Çağdaş batı iktisat bilimi, küçük bir büyüme dönemiyle ayrılmış iki resesyon olduğunu iddia eder, oysa öyle değildir. Mesele şudur: çağdaş liberal iktisat teorisi resesyonun fazla uzun olmasını yasaklar; bu yüzden 10 yıllık bir çöküşü hiçbir şekilde kabul edemez. Şuna dikkat edelim: 30’lu yıllarda da durum çok benzerdi ve 10 yıl boyunca iktisadi büyüme görülmemişti. Bu dönem depresyon diye anılıyor. Depresyon kelimesi toplumu korkutmuştu; bu yüzden resesyon kelimesi uyduruldu. Daha sonra da bu kelimenin altına, her resesyonun hızla sona erdiğini ve 2-2,5 yıldan fazla sürmediğini iddia eden iktisat teorisi icat edildi.

Oysa burada koca bir 10 yıl var. İstatistik verilerini halen gözden geçiriyorum; bunlar bir iktisadi büyümeyle ayrılmış iki çöküş, iki resesyon gösteriyordu. Bir kez daha tekrar ediyorum: gerçekte iki çöküş dalgası vardı ve bunlar arasında da hiçbir büyüme olmamıştı.

Bu konuda uzun uzun tartışılabilir, çünkü istatistik verilerin değerlendirilmesi muazzam bir sanattır, özellikle de geriye dönük olduğunda. Ben olasılık teorisi ve matematiksel istatistik uzmanı eğitimim sırasında SSCB Merkez İstatistik İdaresi’nde, İstatistik Enstitüsü’nde çalıştım, bu nedenle bu durumu, başlangıç verilerine biçimsel olarak bağlı kalırken, yani biçimsel bir tahrifat yapmadan bile verilerin nasıl varyasyon gösterebileceğini çok iyi biliyorum. Zaten çağdaş istatistik tahrifatla suçlanamaz.

70’lerin sonunda ABD Fed başkanı Paul Walker yeni bir model geliştirdi, daha doğrusu onun yönetiminde iktisadi kalkınmayı sağlayabilecek bir model geliştirildi. Bu modelin muhtevasını… daha önce de anlatmıştım. Böylece tarihte ilk defa hane halkı ve özel kişilerin kredileri ödememesine izin verildi; yani bir sonraki krediyi ancak öncekini ödedikten sonra alabileceklerdi. Bunun tek istisnası da ipotekti. Bu, borcun devlet tarafından re-finansmanına izin verilmesiydi. Başlattıkları model borcun devamlı finanse edilmesiydi; bu da re-finansman sunulan kredinin devamlı surette artırılması, yani borcun artırılması suretiyle yapılıyordu.

Sonuçta 2008 krizi bugüne kadar sürdü. Amerikan hane halkının ortalama borcu reel gelirin yaklaşık yüzde 60’ından yüzde 130’dan fazlasına yükseldi. Fed faizleri de 1980-1981’de yüzde 18’den 2008 aralığında sıfıra düştü.

2008 krizi meydana geldi, çünkü borcun re-finansmanı artık mümkün değildi. Merkez Bankası faizi, mevduat faizinden farklı olarak, negatife düşemez.

O halde şu soru ortaya çıkıyor: ileride neler olacağını 70’lerin sonunda bilmiyorlar mıydı; neden açıkça işlevselliği zamanla sınırlı bir şemaya giriştiler? Üstelik de bu şemanın sonucunda tam bir felaket ortaya çıkacağını çok iyi biliyorlardı.

70’li yıllar boyunca Sovyetler Birliği iki sistemin rekabetinde başarı kazanmıştı. Bütün 70’li yıllar boyunca SSCB’de iktisadi büyüme devam ediyordu. Evet, yavaşlayarak; çünkü sermaye verimliliğinin düşme krizi SSCB’de de yaşanıyordu. Ama planlı ekonomi bu krizin sonuçlarını minimize etmeye imkân sağlıyordu.

SSCB sıfır iktisadi büyüme ortamına ancak 80’lerin başında girdi; farklı değerlendirmelere göre tam da Brejnev’in öldüğü ve Andropov’un geldiği sırada. Ben İstatistik Enstitüsü’nde çalışırken anlatırlardı: Sovyet yaşlıları, yaşlılar yani uzman anlamında, 70’lerin sonlarında ve 80’lerin başlarında SSCB’de iktisadi büyümeyi yeniden hesaplamaya karar verdiler. Ve iktisadi büyümenin 1982, 1983, 1984’te sıfır olduğunu hesapladılar. Kesin olarak söylemek mümkün değildir, çünkü her istatistik veri varyasyon niteliği taşır. Doğal olarak bu değerlendirme resmi değildi, ama zaten bu yüzden ben buna inanma eğilimindeyim. Bu hiçbir yerde yayınlanmadı. Bana öğretmenim, bu sırada enstitünün başındaki iktisat öğretmenim Emil Borisoviç Yerşov söylemişti.

SSCB 1970’lerin başında bir karar almak zorundaydı. Ya batı gitgide daha derin bir stagnasyona düşerken dünya liderliğini alacak ya da başka bir senaryoyu seçecekti. Eğer batılı siyaset bilimcileri okursanız tam bu sırada, yani 60’ların sonunda ve 70’lerin başında, özellikle 70’lerin başında onlarda da görülür. Çünkü ABD’de kriz 70’lerin başında başlamıştı; herkes için açıktı bu, tam olarak 15 Ağustos 1971’de ABD Başkanı Richard Nixon ABD’de 20’nci yüzyılın son temerrüdünü açıklamış ve altına bağlı dolardan vazgeçmişti.

Meselenin ürkütücü yanı, bunların kısa adımlar konseptini geliştirmiş olmasıydı. Bu konseptin özü şuydu: eğer SSCB tedricen ve çok kısa, nükleer savaş için gerekçe olamayacak kadar kısa adımlarla yeni topraklar ele geçirirse, er ya da geç bütün dünyayı ele geçirmiş olacak. Bütün batıda böyle bir hissiyat vardı. Ve bu anda SSCB geri çekildi.

Tamamen benzer bir duruma daha dikkat çekeceğim. Sanırım Burns, geçen hafta Kongre’deki konuşmasında korktuğunu söylemişti. Tamamen aynı mantık, Sovyetler Birliği yönetiminde, Brejnev politbürosunda Kosıgin ve Podgornıy ile ekibinin de olduğu orta dönem Brejnev politbürosunda da vardı. Hatırlatmama izin verin: Brejnev SSCB iktidarındaki nihai zaferini 1976’da, Podgornıy’ın ekibini Politbüro’dan attığında kazandı. Podgornıy Yüksek Sovyet başkanıydı.

Üç istikamette de, küresel projelere karşı koymaya yönelik temel istikametlerde SSCB tavizler verdi. Askeri-iktisadi planda SSCB Nixon’la stratejik taarruz silahlarının sınırlandırılması anlaşmasını imzaladı; bu, Amerikan bütçesindeki baskıyı kaldırdı. Hatırlatırım; daha 1970’lerin başında ABD’de kriz başlamıştı zaten ve bütçe problemleri de korkunçtu. Ama SSCB’de henüz bu problem yoktu. İkincisi: petrol pazarındaki ciddi problemler devam ederken SSCB Samotlor petrol bölgesinde üretimle dünya petrol pazarına girdi, üstelik 70’lerin başındaki petrol krizinin hemen arkasından. Yani SSCB, batı için hayat şartlarını ağırlaştırmak yerine ona yardım etmeye girişti. Ve son olarak üçüncüsü, 1975’te Helsinki’de Helsinki nihai senedi imzalandı. SSCB sözleşmenin üçüncü insani sepetiyle savaş sonrası sınırların kesin tespit edileceğini düşünüyordu. [Üç sepet ilkesi, Helsinki nihai senedinin temelindeki ilkeydi; buna göre güvenlik için üç boyut saptanmıştı: siyasi-askeri iktisadi ve ekolojik, insani. — H.Y.] Üçüncü sepeti ise sanki tali tutmuşlardı, oysa batının insan hakları anlayışını da kapsayan bu sepeti imzalamakla, SSCB dünyada ideolojik egemenlikten fiilen vazgeçmişti, çünkü şöyle denebilirdi: baksanıza, imzaladınız işte. Tabii bu insan haklarını kendince yorumlayarak iddiaya devam etmek mümkündü ama aslında ilkesel hata yapılmıştı. Ve SSCB donakaldı.

Kapitalizmin krizine, dolayısıyla sosyalizmin mutlak zaferine dair resmi doktrin değişmeden kalıyordu, çünkü marksist bilimde öyle yazıyordu, ama küresel hâkimiyet yolunda gerçek adımlar atılmadı. Böyle bir adımın neden atılmadığını uzun süre anlamadım. Bugün birkaç neden görüyorum. Birincisi şu: Brejnev politbürosu üyeleri (bunlar teori açısından genelde büyük âlimler değildiler) sosyalizm nasılsa kazanacak diye düşünüyorlardı. Bu yüzden hızla kazanmakla ağır ağır ilerlemek farksız. Elinde kaynaklar varken olayları hızlandırma mantığı yoktu bunlarda. İkinci neden: Çin’in bağımsız bir siyaset yönünde hareket etmeye başlamış olduğunu, ona karşı koymaları gerekeceğini biliyorlardı. Hatırlatırım: Kültür Devrimi 60’ların sonundaydı, Nixon’un Pekin ziyareti ise sanırım 1972. Soru şöyle konulmuştu: SSCB 25 yıl sonra kendi kaynaklarıyla Çin’in üstesinden gelebilir mi? Cevap “hayır” şeklindeydi. Ve nihayet üçüncüsü: ABD, NATO ve o sırada mevcut diğer askeri-siyasi bloklar, bugün kimsenin hatırlamadığı CENTO, SEATO vb. ortadan kalkacak olursa SSCB kendi kaynaklarıyla ve Varşova Paktı kaynaklarıyla bütün dünyada barış ve düzeni sağlayabilir mi? Cevap “hayır, kaynaklar yetmez” şeklindeydi.

Mantıken, en azından siyasi mantık gereği, önce yenmek ve sonra halletmek gerekti ama Brejnev’in teknokrat politbürosu bunu benimsemedi. Ve sonuçta kaybettik.

Ama ekonomi şeması, reaganomics de icat edilmişti. Burada açıklamak gerek: ABD neden bugün çok açıkça krize yol açan bir konsepti kabul etti? Çok basit bir nedenden ötürü. Çünkü o sırada başlıca, kilit görev SSCB’yi tasfiye etmekti. Daha sonra çıkacak problemler umurlarında değildi. Çünkü SSCB kazanacak olsaydı batı eliti için hayat alanı kalmazdı zaten. Temel, kilit görevi görmeye, SSCB’nin tasfiyesine giriştiler. Ve yaptılar.

Ama işin ilginç tarafı bundan sonra başladı. 1980’lerin sonunda, tam olarak 1989’da doğu bloku, Varşova Paktı, Comecon vb. dağılmaya başladığında ilkesel bir mesele ortaya çıktı: ne yapmalı? Çünkü bu sırada 1980’lerin başından beri Amerikan ekonomisinde özel tüketimin teşviki ve dolayısıyla iç üretimin teşviki karşılığı muazzam bir borç birikmişti. Böylece hızlı bir iktisadi büyüme imkânı ortaya çıkmıştı ve bu sayede SSCB’yi yenmişlerdi. Bu borçla ve SSCB’yle ne yapacaklardı?

ABD başkanı olan (1988’de kazandı, yani 1989 ocağından itibaren) baba Bush’un ileri sürdüğü fikir şöyleydi: SSCB’nin elindeki dış pazarları almak, bu parayla eski borçları kapatmak ve yeni iktisadi modeli borçsuz temiz bir sayfadan inşa etmeye başlamak gerek; bu sırada da SSCB batıyla ilişkilerinde dost bir devlet olur. Buna alternatif mantık ise şöyleydi: SSCB’yi ve sonra Rusya’yı un ufak etmek, parçalarına bölmek ve onun varlıkları üzerinde, reaganomics sayesinde yükselmiş olan mali elite yeni borçlar yaratmak gerek.

İkinci seçenek daha uygun görüldü, çünkü bu onların parasıydı, yani bu işten çok iyi para kazanıyorlardı. Mali elit de Washington’da egemen olmaya başlamıştı ve bu egemenlik ölçüsünde bu mantık kabul edildi.

Sıkıntı, Bush’un 1992 seçimlerinde de kazanması gerekmesiydi, çünkü muzaffer liderdi, bu onun birinci dönemiydi, ikinci dönem de adaylığını koyabilirdi ve halkın daha büyük kesimi onu destekliyordu. Ve mükemmel bir tezgâh kuruldu. … Bush’tan daha muhafazakâr olan Ross Perot adında biri ortaya çıktı. Ve sonuçta Ross Perot ultra-muhafazakârlardan epey oy topladı. Bush ve Perot’nun oyları birlikte Clinton’dan çok daha fazlaydı. Ross Perot, Bush’tan öyle çok oy aldı ki sonuçta Clinton birinci geldi. Ve SSCB’den geri kalanları da un ufak etme mantığı tam anlamıyla işlemeye başladı.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English