Bizi Takip Edin

Amerika

Uzay şirketleri yörüngedeki çöp ve çarpışma riskine çözüm arıyor

Yayınlanma

SpaceX, alçak Dünya yörüngesindeki uydu ve enkaz yoğunluğunun artmasıyla birlikte kaza ve parçalanma risklerinin yükseldiğini bildirdi. Uzmanlar, kontrolden çıkabilecek olası zincirleme çarpışmaların yörüngeyi kullanılamaz hale getirebileceği uyarısında bulunuyor.

ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX, alçak Dünya yörüngesinde bulunan uydu ve diğer cisimlerin sayısındaki hızlı artışın kaza riskini tırmandırdığı uyarısında bulundu.

The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin şirket belgelerine dayandırdığı haberine göre SpaceX, “Alçak Dünya yörüngesindeki uydu ve diğer nesnelerin sayısı artmaya devam ettikçe, kazara çarpışma, parçalanma veya yörüngede yaşanabilecek diğer olayların olasılığı da yükseliyor” değerlendirmesini yaptı.

Haberde, artan uydu trafiği ve uzay çöplerinin, uzay araçları ile uydulara zarar verebilecek ya da onları tamamen yok edebilecek çarpışma endişelerini artırdığı kaydedildi.

Olası en kötü senaryolardan birinin ise enkazların yol açacağı bir zincirleme çarpışma reaksiyonu olduğu ve bu durumun alçak Dünya yörüngesinin belirli bölümlerini tamamen kullanılamaz hale getirebileceği belirtildi.

Mevcut durumda alçak Dünya yörüngesinde, saatte 28 bin kilometre hızla hareket eden ve Dünya çevresindeki bir turu 90 ila 120 dakikada tamamlayan 34 binden fazla uydu ve enkaz parçası bulunuyor. Bu nesnelerin 10 binden fazlasının ise doğrudan SpaceX ile bağlantılı olduğu aktarıldı.

Çarpışma risklerini düzenli olarak değerlendiren şirket, bir çarpışma ihtimalinin 10 milyonda 3 seviyesini aşması durumunda uyduların manevra yaparak yoldan çekileceği güvencesini veriyor.

Bilim insanları, beyzbol topu büyüklüğündeki veya daha büyük enkaz parçalarını radarlar aracılığıyla takip edebiliyor ve SpaceX uyduları bu cisimlerin etrafından manevra yaparak geçebiliyor.

Ancak daha küçük parçalar ciddi bir tehlike unsuru olmaya devam ediyor.

Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) bünyesinde görev yapan gezegen bilimci Mark Matney, her iki cismin de çok yüksek hızlarda hareket etmesi nedeniyle bir boya parçası büyüklüğündeki döküntünün dahi bir uyduya hasar verebilecek güçte olduğuna dikkat çekti.

Yörüngeye 41 bin yeni uydu daha fırlatılacak

Artan risklere rağmen, danışmanlık şirketi Analysys Mason bünyesindeki analist Dallas Kasaboski, 2034 yılına kadar alçak Dünya yörüngesine en az 41 bin yeni uydunun daha fırlatılacağını öngörüyor. Bu uyduların yaklaşık üçte ikisinin SpaceX, Amazon ve Çin merkezli şirketlere ait olacağı tahmin ediliyor.

Bununla birlikte uydu şirketi Muon Space’in CEO’su Jonny Dyer, en büyük tehdidin koordinasyon eksikliği ya da hasmane eylemlerden kaynaklandığını savundu.

Dyer konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Benim için risk nicelikte değil. Asıl risk, kötü niyetli işler peşinde koşan veya ihmalkar davranan aktörlerin bulunup bulunmadığıdır” ifadelerini kullandı.

Daha önce, 22 Ağustos tarihinde SpaceX kurucusu Elon Musk, Dünya yörüngesindeki Starlink uydularının sayısının 11 bine ulaştığını duyurmuştu.

Bu açıklamadan bir hafta önce ise Çin Küresel Televizyon Ağı (CGTN), Çin’in ülkenin güneyindeki Hainan eyaletinde bulunan ticari uzay üssünden yeni bir internet uydusu grubunu fırlattığını bildirmişti.

Amerika

ICE, robot köpek satın almayı düşünüyor

Yayınlanma

ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE), kurumun robot köpekler olarak bilinen “dört ayaklı insansız kara araçları”nın satın alınmasını değerlendirdiğini ve robotun teknik özelliklerine ilişkin bir taslak sunduğunu belirtti.

Bu duyuru, Başkan Donald Trump’ın agresif sınır dışı etme kampanyası kapsamında kurumun güç kullanımıyla ilgili sorulara maruz kalması nedeniyle, sivil özgürlük gruplarının ICE’ye ayrılan fonun artırılmasına yönelik planlara ilişkin endişelerinin ortasında geldi.

Kurum, ICE ajanları ve memurlarını, cilde doğrudan uygulandığında kişiye felç edici bir şok veren elektrik şok eldivenleriyle donatmak için 20 milyon dolara varan bir bütçe de dahil olmak üzere, uygulama teknolojisine yönelik harcamaları artırmayı planladığını belirtti.

Ajansın köpek benzeri dört ayaklı robotlara olan ilgisini ilk kez haber yapan NBC News’e göre, hükümet bu robotlar için en az 2 milyon dolarlık bir harcama yapmayı planlıyor.

ICE’ın pazar araştırması duyurusunda, hükümetin ileride bir sipariş vereceğine dair herhangi bir garanti bulunmadığı belirtiliyor.

Bir İçişleri Bakanlığı (DHS) yetkilisi, köpek benzeri robotların kimyasalları tespit edebilen kameralar ve sensörlerle donatıldığını ve bu robotların, görevliler için tehlikeli olabilecek durumlarda kullanılacağını belirtti.

ICE, ajanlarına elektrik şoku verebilen eldivenler dağıtmayı planlıyor

Bu dört ayaklı robotlar, zorlu arazilerde ilerlemek, merdiven çıkmak ve başlangıçta bir görevliyi oraya göndermek risk oluşturabilecek alanlara girmek üzere tasarlanmış.

Bu teknoloji, ilk aşamadaki keşif görevi olarak kullanılabilir: Operatör, incelenen ortamla ilgili görüntü ve verileri alırken robotu uzaktan kontrol edebilir.

Bu girişim, DHS’nin tedarik planlama sisteminde yer alıyor ve Boston Dynamics tarafından geliştirilen Spot birimlerinin yanı sıra aksesuarların da sisteme dahil edilmesini öngörüyor.

Bu ekipman alım çalışmaları kapsamında, robot köpeklerden farklı bir araç olan 6.000 çift elektrikli şok eldiveninin satın alınmasına yönelik 16,7 milyon dolarlık bir sözleşme de yer almaktadır.

GLOVE olarak bilinen bu cihazların avuç içlerinde, ciltle doğrudan temas ettiğinde elektrik darbeleri üreten iletken elektrotlar bulunur; bu elektrotlar giysi üzerinden çalışmaz.

DHS bu eldivenleri bir “gerginliği azaltma” aracı olarak sunuyor fakat bunların kullanıma dahil edilmesi, göçmen yetkililerinin müdahaleleri sırasında güç kullanımının sınırları konusunda soruları gündeme getiriyor.

Robot köpekler farklı bir işlev sunuyor: Beyan edilen amaçları, görevliler bölgeye girmeden önce bir makinenin belirli senaryoları incelemesine olanak tanıyarak insanların tehlikeye maruz kalma riskini azaltmak.

Ne var ki, yeni denetim teknolojilerinin fiziksel müdahalelere yönelik diğer araçlarla birleştirilmesi, ICE operasyonlarının nasıl değiştiği ve bu operasyonlara ilişkin denetimlerin nasıl olacağı konusundaki tartışmaları alevlendirebilir.

Şu an için Spot ile ilgili kayıt, bir bütçe tavanı olan planlı bir satın alma işlemine karşılık geliyor; bu nedenle sürecin nasıl ilerlediğini ve kurumun nihayetinde kaç adet ünite satın alacağını izlemek gerekecek.

Göçmen toplulukları için bu gelişme, ICE prosedürleri hakkında bilgi sahibi olmak ve göçmenlik görevlileriyle karşılaşma durumunda haklarını bilmek için bir neden daha anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump’ın göçmen politikası ABD’de hazır yemek sektörünü vurdu

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın göçü kısıtlama ve sınır dışı işlemlerini artırma politikaları, ülke genelindeki hazır yemek zincirlerinin satışlarını olumsuz etkiledi. Financial Times gazetesinin aktardığı hükümet verilerine göre geçen yıl ABD’den yaklaşık 3 milyon kişi ayrılırken uzmanlar nüfus kaybının tüketici tabanını daralttığına dikkat çekiyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın göç politikası, ülkedeki hazır yemek sektörünü olumsuz etkiledi.

Financial Times’ın uzman değerlendirmelerine dayandırdığı haberine göre, göçün kısıtlanması ve sınır dışı uygulamalarının hız kazanması sektördeki satış grafiklerine doğrudan yansıdı.

Araştırma şirketi Technomic verilerine göre, 2024 ve 2025 yıllarında restoran zincirlerindeki satış artışı sert bir yavaşlama kaydetti.

McDonald’s bu ay yeni şube açma hızının düştüğünü duyururken, Wendy’s ve Subway ise son bir yıl içinde yüzlerce şubesini kapattı.

ABD’nin son 50 yıldır düşük doğum oranları nedeniyle nüfus artışında göçe bağımlı kaldığına işaret eden Financial Times, ekonomistlerin tahminlerine göre geçen yıl ülkeden ayrılanların sayısının ülkeye girenlerden fazla olduğunu bildirdi.

Bu tablonun Trump yönetiminin göçü sınırlama ve sınır dışı uygulamalarını hızlandırma kararlarından kaynaklandığı belirtildi. Hükümet verilerine göre geçen yıl yaklaşık 3 milyon kişi ABD’den ayrıldı.

Sınır dışı edilme kapsamındaki kişilerin büyük çoğunluğunu Latin Amerika kökenliler oluşturuyor. ABD Sağlık Bakanlığı’nın 2018 yılı verilerine göre Latin Amerikalılar, ülkedeki hazır yemek tüketicilerinin yüzde 35’ini meydana getiriyor.

Nüfus kaybı tüketici tabanını daraltıyor

Uzmanlar ve ekonomistler, hazır yemek sektörünün nüfustaki azalmaya karşı son derece hassas olduğunu vurguluyor.

Morgan Stanley restoran analisti Brian Harbour, “Düşük gelirliler dahil neredeyse herkes birer müşteri olduğu için, nüfus artışı bu sektörün tartışmasız en önemli itici gücüdür” değerlendirmesinde bulundu.

General Mills Mali İşler Direktörü de şubat ayında yaptığı açıklamada, ABD’de nüfus artışının yavaşlamasını ve zayıflama ilaçlarının yaygınlaşmasını gerekçe göstererek, bu durumun şirketin 2027 mali yılı büyümesinde 50 baz puanlık kayba yol açmasını beklediklerini ifade etti.

Brookings Enstitüsü ekonomistleri, 2025 yılında net göçün son on yıllarda ilk kez eksiye düştüğünü ve bu gerilemenin mevcut yılda da sürmesinin beklendiğini bildirdi.

Enstitü Direktörü Tara Watson, söz konusu seyrin sınırdaki hareketliliği önemli ölçüde kesen Trump yönetiminin göreve gelmesiyle bağlantılı olduğunu aktardı.

Vize iptalleri ve kısıtlamalar genişliyor

ABD Dışişleri Bakanlığı, suçtan mahkum olan veya hakkında suçlama bulunan kişilerin yanı sıra ABD politikalarını kamuoyu önünde eleştirenlerin de aralarında yer aldığı yabancılara ait yaklaşık 175 bin vizeyi son 18 ayda iptal etti.

Bakanlık, vize iptali mekanizmasını göç kontrol aracı olarak kullanmayı ve tehdit oluşturabilecek yabancıları tespit etmeyi sürdüreceğini bildirdi.

Trump yönetimi ayrıca Rusya dahil 75 ülkenin vatandaşlarına göçmen vizesi verilmesini süresiz olarak durdurdu.

Seçim kampanyası döneminde Beyaz Saray’a döner dönmez ABD tarihinin en büyük düzensiz göçmen sınır dışı operasyonunu başlatma sözü veren Trump’ın, The Washington Post’un aktardığına göre yeni başkanlık döneminin ilk yılında 1 milyona kadar göçmeni sınır dışı etmeyi hedeflediği kaydedildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2025 yılı boyunca, yaklaşık 8 bini öğrenci vizesi olmak üzere yabancılara ait 100 bini aşkın vizeyi iptal ettiği belirtildi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.

Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.

2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:

“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”

Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)

Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.

Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.

Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)

Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.

Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)

Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”

Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı

30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:

“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”

Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.

Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”

Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”

Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.

İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.

“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”

O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.

Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.

Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm

Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.

Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı. 

Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.

Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.

İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:

“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”

Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!

Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.

Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:

“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”

Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut. 

İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.

Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar. 

Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.


(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve  ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:

“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”

Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English