Görüş
‘Kurallara dayalı’ düzenin Ortadoğu’su

Biden yönetimi ile Avrupalı ortaklarının BM Güvenlik Konseyi onaylı Minsk anlaşmasını (2202) hiçe sayarak tetiklediği Ukrayna çatışmasının küresel şok dalgaları, dönüp dolaşıp ‘kadim’ çatışma yeri Ortadoğu’nun tepesinde patladı. Yaşanan korkunç drama eşlik eden görünüm trajik.
İsrail boyutları ve yürütülme biçimi itibarıyla kuruluşundan bu yana en ağır saldırıya uğradı. 7 Ekim’de İsrail ordusu ve istihbaratının 2006’da Hizbullah ile savaşta kısmen aşınmış olsa da ‘sarsılmaz’ görülen imajı aniden çöküverdi. Filistin İhvan’ı Hamas’ın Gazze Şeridi’nden sınırı aşarak düzenlediği ‘Aksa Tufanı’, sokaklarda yaşlı kadınların öldürüldüğü, çocukların rehin alındığı, insanların bir festival alanında tarandığı bir teröre dönüşerek izleyenleri dehşete düşürdü. Bu durum dünya çapında İsrail halkına sempati yaratmışken, aşırı sağcı Benyamin Netanyahu yönetiminin tüm hışımlarını Gazze’deki sivillerden çıkarması işleri değiştirdi. Orantısız ve acımasızca girişilen misilleme Filistin davasını unutmuş pek çok insanın birkaç gün içinde tersinden şoke olmasına sebep oldu.
Uzunluğu hepi topu 41 kilometre, genişliği 6 ila 12 kilometre arasında değişen bir alanda 2 milyon 300 binden fazla insanın yaşadığı Gazze ağır bombardıman altında. Hamas’ın şehir içerisinde tüneller ağını kullandığı biliniyor. Bombardımanların en önemli sonucu ağır sivil kayıplar. Hastaneler, fırınlar, camiler ve kiliseler dünyanın gözü önünde vuruluyor. İsrailli yetkililerin söylemlerinde hiçbir çekince yok. Netanyahu ve aşırı sağcı ortakları karşısında daha aklı selim duran Cumhurbaşkanı İzak Herzog örneğin, Gazze’deki bütün bir sivil nüfusu ‘Hamas’ın eyleminin sorumlusu ilan etti. Bu durum alenen ‘toplu cezalandırmaya’ girişildiğinin itirafı oldu.
İsrail, 2005 yılında Ariel Şaron döneminde tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekilmiş, çoğu dindar Yahudi yerleşimcileri zor kullanarak işgal ettikleri topraklardan çıkarmıştı. Ancak Gazze senelerdir ağır abluka altında bir açık hava hapishanesi. İsrail, etkisizleştirdiği seküler Filistin yönetimini Batı Şeria’da bir kuklaya çevirmişken, Gazze’de geçmişte bizzat desteklediği Hamas’ın varlığı üzerinden meşrulaştırdığı ablukayı, ABD desteğiyle senelerdir sürdürüyor. İsrail, BM Güvenlik Konseyi kararları uyarınca Batı Şeria’da İsrail ‘işgalci güç’ konumunda. Gazze’den çekilmişlik hali üzerine inşa edilen durum ise tam da Batı’nın kendinden menkul ‘kurallara dayalı’ düzeninde somutlanıyor.
BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ
Hep birlikte başkalarına insan hakları ve hukuk dersleri vermeye meraklı Batı medeniyetinin, sahip olduklarını iddia ettiği bütün değerlerinin çöküşünü izliyoruz. Batı’da ana akım medyanın önemli bir kısmı bu ‘toplu cezalandırmayı’ kendi toplumlarına meşrulaştırma yarışına girişti. Vaktiyle IŞİD militanlarına muhabbet beslemiş CNN muhabiri Clarissa Ward, Gazze’de sivillerden alınan intikamı ‘ama onlar bizim gibi değil!’ diyerek sunabiliyor. Filistin’in Arap halkının mücadelesine sempatiyle bakarken, Hamas ve ideolojisinden hazzetmeyenleri şaşkına çeviren bu tutum ırkçılığı apaçık ortaya seriyor.
Suriye’nin kuzeyinde vaktiyle destelenen el Kaide ve türevlerinin küçücük bir alanda nasıl oluyorsa yüzlerle ifade edilebilen ‘hastanelerinin’ vurulduğu iddiaları üzerinden koparılan fırtına, Gazze için yok. Rusya Federasyonu’nun 2022 Martı’nda başlattığı askeri harekat boyunca, yani 1.5 yılı aşkındır hayatını yitiren sivillerin neredeyse yarısı, kutsal topraklarda 10 günde can verdi. Açıklanan can kaybı sayılarına enkaz altındakiler dahil değil! Ukrayna vakasında mütemadiyen yalan söyledikleri ortaya çıkan, ‘biz yapmadık’ dedikleri saldırıları üç ay sonra ‘biz yapmıştık’ diye kabullenen, sonunda New York Times gibi gazetelerin bile yalanlarını deşifre eden haberler yapmak zorunda kaldığı Kiev’deki faşist banderacıların her iddiasını hiç sorgulamadan yayınlayan ve Moskova’nın resmi yalanlamalarına aldırmayanlar, İsrail’in resmi yalanlamalarının doğruluğunu ispatlamak için kendilerini yırtıyorlar. Ukrayna’da savaş alanından kurtarılan, dileyen ailenin uçakla Moskova’ya gidip sağ salim teslim aldığı çocuklar üzerinden tutuklama kararı çıkaranlar, Gazze’deki bebek ve çocuk cesetleri karşısında gıkını bile çıkarmıyor. Batı toplumlarının vicdanlı insanları demokratik haklarını kullanarak sokaklarda protestoya giriştiklerinde itilip kakılıyor, gösterileri yasaklanıyor.
Öylesine bir akıl yitimi ki, Netanyahu yönetiminin Gazze nüfusunu şeridin güneyine yığma ve/veya Mısır ve Ürdün’e ‘zorunlu göçe’ tabi tutma arzularının dünyaya nasıl paketleyip satsak derdindeler. BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın sadece sivillere yardım için hazırladığı karar tasarılarını veto ettiren Joe Biden, Amerikalılara tiyatral ‘ulusa sesleniş’ konuşması yaparak siviller için timsah gözyaşları döküyor. ‘Toplu cezalandırma’, ‘etnik temizlik’ ve ‘zorunlu göçü’ meşrulaştırmak için atılan kırk takla insanı şaşkına çeviriyor.
‘Hamas eşittir IŞİD’ yahut ‘Hamas ile Rusya aynı’ gibi reklam sloganları ‘değerler’ karizmasını cilalamaya yetmiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan, tümden bir hak ve adalet sunmasa bile belirli dengelerin sınırlar çizdiği uluslararası sistem ile tartışmalı savaşlara girişirken bile bir şekilde gözetilmesi gereken ‘insani hukukun’ tamamen yok edilmesindeki keyfiyet çok çarpıcı. Üstelik tamamen geri tepip, Filistinli Arapların 20’inci yüzyılda ulus devlet kuramamış olması, yaşadıkları sürgün travması ve uğradıkları haksızlıkları herkese yeniden hatırlatmaya yarıyor.
NETANYAHU’NUN HAMAS’I
Diğer yandan İsrail yönetimi Netanyahu’nun iki haftadır her gün savurduğu tehditlere rağmen Gazze’ye kara harekatına bir türlü girişemiyor. En son macera 2014 yılında 51 gün süren savaşta yine Netanyahu’nun ‘Hamas’ı yok edeceğiz’ sözleri işitilmişti. İsrail ordusu tıpkı 2006’da Lübnan savaşında Hizbullah karşısında geri adım atmak zorunda kaldığı gibi 2014’te Gazze’de de arkasında yıkım bırakarak ateşkese razı olmuştu. Tarihin ironisi, 2019’da “Filistin devleti kurulmasını istemiyorsak Hamas’a yatırım yapmalıyız” demiş olan Netanyahu’nun bütün icraatlarının İsrail’in baş düşmanını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığı anlaşılıyor. Hamas’ın yanı sıra El Kaide türevleri ve hatta IŞİD militanları için kurulan sahra hastaneleri eşliğinde Suriye’yi ‘omlet yapmak’ hayallerinin çok uzağına düştükleri ortada.
İSRAİL’İN ‘ZAYIF’ GÖRÜNÜMÜ VE HİZBULLAH KORKUSU
İsrail yönetimi güç gösterisi yapmak zorunda. Bu kaçınılmaz. Ne ki tek başına ne kadar yapabileceğinden emin görünmüyor. Gazze’de ağır bombardımanla yaratılan yıkımın ardından bir kara operasyonuna girişmezse çok daha ‘zayıf’ algılanacak. Eğer Hamas savunmaya da İsrail’e 7 Ekim’deki saldırıya hazırlandığı gibi hazırlanmışsa, İsrail ordusu kara harekatına giriştiğinde ciddi kayıplar yaşayacak. Hamas üyelerinin kolaylıkla sivillerin arasına karışabileceği bir ortamda, tüm senaryoların başarısı şimdiden tartışmalı. Ve elbette Hamas’ın elindeki rehineleri düşünen yok. İsrail’in faşist Maliye Bakanı Smotrich alenen “Hamas’ı vurun, rehineleri önemsemeyin” diyebiliyor. Uzun ve medya PR’ı bol bir operasyon beklenebilir ama sonuçları çok meçhul.
İsrail’in kuzeyde de Hizbullah ile kapışmaya girişmekten ‘ürktüğü’ ve ABD’nin de böyle bir cephe istemediği anlaşılıyor. Kontrolden çıkabilecek bir bölgesel savaşın fitilini ateşleyebilir. Bu yüzden Doğu Akdeniz’de arz-ı endam eden uçak gemisi grupları eşliğinde Amerika ‘militarist kaslarını’ sergiliyor. Netanyahu’nun yıllardır ABD’yi İran’a karşı bir sıcak savaşa sokmak istediği malum. Fakat aklı fikri ‘yitirilmekte olan’ Ukrayna cephesine para aktarmak olduğu anlaşılan Biden buna ‘isteksiz’.
ARAPLARIN ‘KIZMIZI ÇİZGİLERİ’
Tıpkı İsrail gibi benzer bir ‘zayıf’ görünüm Biden yönetiminde gözleniyor. Ukrayna çatışması nedeniyle Rusya’ya açtıkları cephe askeri anlamda işe yaramamış, siyasi ve ekonomik tecrit geri tepmişken, Küresel Güney’in her yerinde olduğu gibi Ortadoğu’da da ABD’nin durumu ‘kırılgan’. Biden yönetimi, daha düne kadar hükümetine dinci ve faşistleri kattığı için İsrail halkını sokaklara döken ve kendi ‘demokrasi’ cakasını da bozan Netanyahu’ya göğsünü siper etmek durumunda. Ne ki Biden’ın ve Dışişleri Bakanı’nın son bölge ziyaretleri Amerikan diplomasisinin artık Arap liderlerini hizaya sokamadığını gösterdi.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın bölgede mekik diplomasisi bir faciaya dönüştü. Blinken’in, Suudi Arabistan’da veliaht prens Muhammed bin Salman tarafından bütün gece bekletildiğini Amerikan medyası yazdı. Aynı Suudi Arabistan’ın İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ı ağırlama biçimi akla düştü.
Asıl facia ise İsrail ordusunun Gazze’de görece kolay bir savaş verebilmesi için Filistinli sivil nüfusu ‘boca edilecek’ yer görülen Mısır ve Ürdün’ün ikna edilememesi oldu. Mısır lideri Abdülfettah El Sisi Kahire’de adeta Blinken’e ‘ayar çekti’. Ürdün Kralı 2. Abdullah kibarca ABD’nin İsrail’e açık çek veren politikalarını ima ederek, bunun ‘bölgeyi uçuruma sürüklediğini’ dile getirdi. El Sisi ile Kral Abdullah koordineli biçimde ‘Filistinliler Gazze’de kalmalı, zorunlu sürgün olmaz, bunun arkasında yeni bir exodus var’ dediler ve bunu ‘kırmızı çizgileri’ ilan ettiler. Gazze nüfusu çıksın gitsin diye kapıların açılmasında ısrar edip içeriye çok ihtiyaç duyulan yardımların sokulmasını engelleyen İsrail iken, El Sisi, içeride sıkışan Batılıların tahliyesi karşılığı insani yardım sokulması restini çekti. ABD/İsrail cephesinin Arapları ikna etmesi bir tarafa, Arap cephesi Biden’ın insani yardım konusunda İsrail’i ‘ikna ettiği’ bir direniş sergiledi. Biden’ın ABD’ye dönüşte açıkladığı insani yardımların girmesi tahmin edileceği üzere hala garanti değil. Uygulanmazsa, ‘insaniyet şovu’ yapan Biden’ı bir de İsrail çiğnemiş olacak.
Biden’ın talihsiz Arap hamlesinde Baptist El Ehli hastanesindeki katliam ve iddiaya göre 471 insanın bir anda öldürülmesi ise tüm bunlara tüy dikti. Ürdün ve Mısır, Biden ile Amman görüşmesini iptal ettiler. Beyaz Saray’ın ‘karar ortak alındı’ açıklaması, bir Amerikan başkanının diplomasiye yapmaya gidip ilk defa suratına kapıların kapatıldığı görüntüsünü silemedi. Elbette iki Arap ülkesinin direnişi, Filistinlileri düşünmelerinden değil, kendi güvenlikleri ve sosyo-ekonomik koşullarını hesaplayacak akılları olmasından… Sina Yarımadası’ndaki Yeni Refah’ın 100 bin mülteciye açılması yahut Şeyh Züveyd’de çadır kentler haberleri sızsa bile ne Mısır’ın ne de Ürdün’ün Gazze’den sürülmeye çalışılan 1 milyondan fazla insanı alması mümkün görünmüyor. Amerikan planı ağır insani bedeller olmaksızın uygulanabilir değil.
Bölgedeki hiçbir aktör için makul ve gerçekçi zafer hedefi görünmeyen bir denklem bu. Biden gözünü karartıp ABD ordusunu savaşa soksa, karşılarında konvansiyonel bir ordu yok. ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı tehdit altında kalacak.
Bir zamanların ‘kullanışlı aparatı’ Hamas’ın yarattığı denklem, ABD’nin İsrail’e sağladığı dizginsiz destek, küresel barış ve güvenliğe zarar veren Amerikan dış politikasının riyakarlığını göze sokuyor. İsrail’in bir bölgesel savaşa ve statükoda önemli değişikliklere yol açabilecek bir kara operasyonu olasılığının güçlenmesi eşliğinde Batı’daki akıl yitimi, gerçekten ürkütücü.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Uranyum
Neticede, gelinen noktada çok açık ki olası bir anlaşmanın esas olarak iki düğüm noktası var. Birincisi Hürmüz, ikincisi zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti.
Bu uranyum meselesi Aragçi’nin Moskova ziyaretinde de gündeme geldi ve Aragçi’nin iddiasına göre (daha sonra Rusya da bunu doğruladı) Putin, eğer çatışmanın bitmesine katkısı olacaksa, zenginleştirilmiş uranyumun UAEK yerine Rosatom’a teslim edilmesini teklif etti.
Bunun tamamen yeni bir teklif olduğu ileri sürülemez. Epstein koalisyonunun İran’a geçen yılki saldırısı sırasında da Rusya’nın benzer bir teklifte bulunduğu o zaman çokça yazılıp çizilmişti. Ama teklifin niteliğinden çok İran’da yarattığı tartışma daha büyük önem taşıyor.
Kuşkusuz meselenin, İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesiyle bir ilişkisi var. Rusya’nın kategorik tutumu, nükleer silahların yayılmasını önlemektir ve bu tutum değişmeyecek. Bir diğer “muhafazakar” güç olan Çin için de aynı şey geçerlidir. Ancak “revizyonist” ABD ve “müttefikleri” için bu söylenemez. ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasından ayrılmasından başka “nükleer eşiği yükseltme” girişimleri de sır değil. Şaka veya abartı değil bu; 2016’da yayınlanan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) raporu (“Thinking about the Unthinkable in a Highly Profilerated World”) tam da bunu söylüyordu; rapora göre nükleer eşik “yükselir”, yani nükleer silahlanma mevcut 9 nükleer güce ilaveten baz ülkeler olarak Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Güney Kore, Japonya ve Polonya’ya da yayılırsa, çatışmacı devletlerin “nükleer eşiğin altında çatışmaya girme eğiliminin daha yüksek olacağını” ileri sürüyordu. (Bu raporu 2024’te ayrıntılı olarak incelemiştim.)
Gene de bu meselenin İran’da bir siyasi mücadele alanı olduğunu unutmamak gerek. Putin’in, zenginleştirilmiş uranyumun Rosatom’a teslim edilmesi önerisinden yukarıda söz etmiştim. Her ne kadar ABD yönetiminin iki ucu, Rubio ve JD Vance buna açıkça karşı çıktılarsa da (ABD’nin uranyumun kendisine teslimi için direttiği, ancak en optimal durumda UAEK’na verilmesine razı olacağı mesajını da verdiği anlaşılıyor) Aragçi belli ki buradan bir uzlaşma çıkabileceği inancıyla, üstelik de Devrim muhafızları ve Hamaney’in buna karşı olduğunu bildiği halde, 15 Mayıs’ta Yeni Delhi’de teklifi “Moskova ile görüşmeye hazır olduklarını” söyledi. 24 Mayıs’ta bu defa El Arabiya, İran’daki kaynaklarına dayanarak (bunun gerçekten mi böyle olduğunun bir önemi yok) uranyumun Rusya’ya değil de Çin’e verilebileceğini yazdı. Eğer uzlaşmacılar arasında gerçekten böyle bir eğilim doğduysa, bunun tek anlamı, yönetim içinde Rusya ve Çin arasında kutuplaşma yaratarak yeni bir oldubitti çabası olduğuna kuşku yok; antiemperyalist kanat da bu düşüncede olacak ki Reuters’in 21 Mayıs’ta yazdığına göre tam bu aşamada Mücteba Hamaney, uranyumun İran dışına çıkarılmasını en yüksek ruhani (yani siyasi) otorite sıfatıyla yasakladı.
Yeni kabuk ve altındaki
ABD’nin siyasi hedefi, ateşkes denilen şeyle geçen yaklaşık iki ayda kabuk değiştirmiş, askeri hedefi de buna uygun şekilde değişmiştir. Artık siyasi hedef, rejim değişikliği gibi olmayacak bir duaya amin demekten vazgeçip İran’da antiemperyalist kanadın doğrudan değil ama dolaylı tasfiyesi, yani Devrim muhafızları vb.nin iktidardan büsbütün uzaklaştırılıp “reformistlerin” uzlaşmacı hükümetinin kurulmasıdır.
1 Nisan’da Ruhani’nin “barışa hazır olmalıyız” çağrısı, 2 Nisan’da Hazrati’nin, Hürmüz boğazının egemenliğini paylaşmaya yönelik çıkışı, 3 Nisan’da Cevat Zarif’in Foreign Affairs’teki, Epstein koalisyonunun saldırısı arifesinde Umman’ın arabuluculuğunda varılan mutabakata (ABD’nin belirsiz bir miktar tazminat ödemesi şartıyla) geri dönmeyi savunan makalesi, yeni kabuğu içinde bu değişmeyen siyasi hedefe hızlı bir uyum çabasıydı. Özellikle uzlaşmacıların ideolojik önderi sayılabilecek Zarif’in makalesi, yazdıklarıyla ABD’ye çağrı, yayınlandığı yerle de bu çağrının karşılık gördüğü anlamına geliyordu.
Bu durumun Pakistan’daki ilk tur ve yapılamayan ikinci tur görüşmelerinde uzlaşmacı ve liberal kanatlar arasındaki gerginliği tırmandırdığına daha önce değinmiştim. The Wall Street Journal’ın bütün bu aylar boyunca en isabetli gözlemi de o günlerde yayınlandı: 25 Nisan’da İran yönetici çevrelerinde ABD’yle anlaşma yönünde olası tavizler konusunda ciddi bir ihtilaf olduğunu yazdı. Dediğine göre gerilim nisan ayındaki görüşmeler sırasında sürekli şekilde gözlenmiş ancak özellikle son bir haftada derinleşmişti; İran yönetimi aktif çatışmalar devam ederken siyasi retoriğinde bir bütünlük sağlamıştı ama bu bütünlük artık zayıflamaktaydı, zira görüşmelerde gündemin ilk sırasına yaptırımların kaldırılması meselesi çıkıyordu. Başka deyişle bu savaş kışkırtıcısı paçavra, İran yönetimindeki ihtilaftan gayet memnun görünüyordu; yaptırımların kaldırılması birinci sırayı aldığına göre (ve bu, müteakip defalar söylendiği gibi, İran’da uzlaşmacıların yükselmesi halinde ABD’nin sınırlı ve dolaylı olarak kabul edebileceği bir şarttır) antiemperyalistlerin savunduğu egemenlik ve uranyum meselesi ikinci plana itilmiş demekti.
Ertesi gün Pezeşkiyan’ın açıklamaları bu gözlemi doğruladı. Pezeşkiyan, İran ve ABD arasında diyaloğun yeniden başlaması için İran gemilerine ve limanlarına yönelik ambargonun kaldırılması gerektiğini, “ABD’nin baskı taktiğine devam etmesinin, Tahran’la diplomatik sürece girme niyetiyle çeliştiğini” ve böyle çelişkilerin “İran toplumunda ve yetkililerindeki güvensizliği güçlendirdiğini” söyledi. Mealen şöyle çevrilebilir: onlarla değil bizimle anlaşabilirsiniz çünkü biz anlaşmak istiyoruz, ancak bunun için önümüzü açmalısınız.
Gözlem isabetli ancak varılan sonuç yanlıştı; ihtilaf derinleşiyordu ama hiç değilse bu aşamada uzlaşmacılar geriliyor ve antiemperyalist kanat, Mücteba Hamaney’in de nüfuzuyla yükseliyordu.
Sadece Journal veya Post değil, El Cezire’den El Arabiya’ya kadar hemen bütün uluslararası kanallar bu ihtilafı tıpkı Journal gibi doğru gözlemlediler ancak yanlış yorumladılar. Örneğin 3 Mayıs’ta El Cezire, İran’ın savaşı bitirmek için üç aşamalı bir teklif sunduğunu ileri sürdü. Buna göre birinci aşamada taraflar 30 gün içinde mütarekeyi kalıcı barışa çevirecek; bu sürede Hürmüz’den geçişler tedricen yeniden başlayacak, abluka da aynı şekilde kaldırılacak, bu arada karşılıklı saldırmazlık anlaşması (veya mutabakatı veya memorandumu) imzalanacak. İkinci aşamada İran nükleer meseleyi görüşmeye başlayacak; bu çerçevede uranyum zenginleştirmeyi 15 yıla kadar donduracak; bundan sonrasında sıfır depolama şartıyla (halihazırda yüzde 60 olan zenginleştirme oranını) yüzde 3,6’ya düşürecek. Nükleer altyapı sökülmeyecek ama yaptırımlar aşamalı kaldırılacak. Üçüncü aşamada daha geniş bir formatta Ortadoğu’da güvenlik görüşmelerine başlanacak.
Eğer böyle bir teklif var idiyse bu ancak uzlaşmacılardan gelmiş olabilirdi ve gene ancak antiemperyalist kanadın onayı alınmadan sunulmuş olabilirdi. Oysa aynı gün Tasnim (genellikle Devrim muhafızlarına yakın olduğu ileri sürülür) İran’ın 14 maddelik bir barış planı gönderdiğini duyurdu. Bu, yukarıda ekleriyle sıraladığım 8 maddenin revizyonunu andırıyordu; uranyum meselesi görüşme konusu olarak anılmıyordu bile, dahası “sınır bölgelerinden ABD askeri birliklerinin çıkarılmasını” da şart koşuyordu. Haberi ilk Tasnim’in vermesi, Fars’ın haberinde ise teklifin “içeride devlet organlarının mutabakatının ardından” sunulduğunun vurgulanması da teklifin içeriği kadar önemliydi, zira çok kuşkulu olsa bile bir mutabakata varılması için öncesinde mutabakatsızlık olması gerekir; dahası bu durumda mutabakat ifadesi gerçekte örtük biçimde mutabakatsızlığın itirafıdır.
Nitekim 17 Mayıs’ta İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı, herhangi bir uzlaşma olacaksa ancak İran’da antiemperyalist kanadın talepleri çerçevesinde olabileceğini bir kez daha vurguladı: “Yakında İran körfezinin güneyindeki bütün ABD askeri üsleri deaktive edilecek. Yeni Düzen inşa edeceğiz.” Birleşik komutanlık 25 Mayıs’ta da ABD’nin üç İran gemisine ve Bandar-Abbas limanında füze rampasına saldırısının ardından (İran iki gün sonra Kuveyt’teki ABD üssünü vurarak buna cevap verdi) ABD Ortadoğu’da ve İran yakınlarında askeri maceralarına devam ettikçe bir mutabakatın söz konusu olamayacağını açıkladı ve ekledi: “Petrolün varil başına 200 dolara çıkmasına hazır olun.”
Buna karşılık uzlaşmacı kanat geri çekilmiş değil; Pezeşkiyan’ın 31 Mayıs’taki “halka gerçekleri açıklayalım” açıklaması tam bir garabet. Dahası bu ve benzer açıklamalar, siyasi olarak Ruhani’nin ve ideolojik olarak Zarif’in başını çektiği uzlaşmacı kanadın da vites yükseltmeye çalıştığına yorulmalı.
Bu yakın zamanda başarılı olur mu, bilinmez; ama ABD siyaseti realist olmak zorunda. Siyasi hedefte kabuk değişikliği bununla ilgilidir: ABD artık “rejim” değişikliğinin yerine uzlaşmacıların iktidarına razıdır. Ancak Hamaney’in mirası, bedelini kendi ölümüyle ödeyerek antiemperyalist kanadın yükselişinin önünü açması, ve mirasçılarının siyasette sadece geçici bir süre için ve askeri durum gerektirdiği ölçüde tayin edici olmakla kalmayıp uzlaşmacılara karşı iktidar mücadelesinde sürekli (ancak doğrudan çatışmadan kaçınarak) el yükseltmesi, buna karşılık İran’da yeni baştan oluşan milli birlik, siyasi konsolidasyon ve 5’inci kol faaliyetinin zayıflığı açıkça gösteriyor ki, ABD’nin bu hedefe kısa zamanda varması mümkün değil. Bu durumda askeri strateji siyasi hedefin yeni kabuğuna uymakta sıkıntı yaşıyor.
Amerika2 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş2 hafta önceİran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi
Görüş1 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya3 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını1 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi












