Amerika
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

“Aşina olduğum insan dünyasına duyduğum özlem, maceraya duyduğum basit bir ihtirasla denk olamazdı elbette. Ciddi tehlikeler ya da sıkıntılar arayacak birine göre evine çok bağlı biriydim. Fakat çekingenliğimin üstesinden, kaderin bana sunduğu, sadece fiziksel evrenin derinliklerini değil, yaşamın ve zihnin yıldızlar arasında nasıl bir rol oynadığını keşfetme fırsatıyla geldim. Macera için değil ama insanın ya da kozmostaki insan benzeri herhangi bir varlığın öneminin iç yüzünü anlamak için duyduğum açlık beni ele geçirmişti. Bu gösterişsiz, modern yaşamın ardında kalan dürüst ve bahar çiçekleri gibi açan hazinemiz bu tuhaf maceraya atılmam için beni harekete geçirdi.”
Olaf Stapledon – Star Maker
“Benimkiler, matematiğe dayalı öngörüler. Bu yargıya hiçbir manevi etken olmadan vardığımı söylemeliyim. Şahsen bu gidişattan memnun değilim. İmparatorluk’un kötü bir yönetim güttüğü farz edilse bile … yıkımın peşi sıra ortalığa hakim olacak anarşi ondan çok daha beter sonuçlar doğuracaktır. Zaten benim projemin mücadele etmeyi amaçladığı şey de o anarşinin ta kendisi. Bir İmparatorluk’un çöküşü, beyler, devasa bir olaydır ve böylesi bir şeyle baş etmek hiç de kolay değildir. Yükselen bir bürokrasi, toplumsal inisiyatifin zayıflaması, sınıfların kemikleşmesi, bilimsel merakın engellenmesi… ve bunlara benzer daha binlerce etken bu çöküşe hız kazandıracaktır.”
Isaac Asimov – Vakıf
Mark Zuckerberg, Hawaii’nin dört büyük adasından en eski ve en küçüğü Kauai’ye ilk kez 2014 yılında yatırım yaptı. Küçük Kilauea kasabası yakınlarındaki sakin bir sahil şeridinde 700 dönümlük araziyi yaklaşık 100 milyon dolara satın aldı.
Yerli halkın mülkiyet haklarından kaynaklı yasal süreçler nedeniyle Meta patronu istediğini bir süre yapamadı ama bu meseleyi işbirlikçiler bularak çözdü. 2021 ilkbaharına gelindiğinde, arazisi daha da genişlemiş ve toplamda 560 dönümden fazla çiftlik arazisi eklenmişti. O yılın sonlarında, bir toprak baraj ve rezervuar olan Kaloko Barajını da içeren 110 dönümü daha mükiyetine kattı.
Zuckerberg, büyük bir arazi satın alarak adadaki varlığını sessizce genişletti. Bu yılın başlarında Zuckerberg, mevcut arazinin karşısındaki Hawaii kökenli bir şirket aracılığıyla 962 dönümlük birinci sınıf çiftlik arazisi satın aldı.
WIRED’a konuşan bir kaynak, bu arazinin değerinin 65 milyon dolardan fazla olduğunu tahmin ediyor. Daha önce bildirilmeyen bu satın alma ile Zuckerberg’in Kauai’deki arazisi yaklaşık 1.400 dönümden 2.300 dönümün üzerine çıkacak ve onu eyaletin en büyük arazi sahipleri arasına sokacak.
Peki bu devasa arazide Zuckerberg’in ne işi var? Bölgenin yerlileri, topraklar üzerindeki inşaat faaliyetinin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünü söylüyor. Milyarderlerin inşaat projelerinde gizlilik anlaşmaları olağandışı bir durum olmasa da, Zuckerberg’in kompleksinin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda yerel işçinin, yaptıkları işleri ve çalıştıkları şirketi paylaşmaları yasaklandı.
Örneğin bir çiftlik arazisinde, futbol sahası büyüklüğünde toplam alana sahip iki konak, spor salonu, tenis kortu, birkaç misafir evi, çiftlik işletme binaları, bir dizi tabak şeklindeki ağaç ev, ayrıntılı bir su sistemi ve NBA basketbol sahası büyüklüğünde bir yeraltı sığınağına uzanan, patlamaya dayanıklı kapılar ve kaçış kapağı ile donatılmış bir tünel var.
Son belgeler, mevcut iki pompa binası ve 18 fit yüksekliğindeki su deposuna ek olarak yeni bir su pompası binası planlarını da gösteriyor. Mülkün uydu görüntüleri, kamu kayıtlarında henüz görünmeyen onlarca bina olduğuna da işaret ediyor. WIRED, yalnızca kendi gördüğü planlama belgelerindeki yatak odalarının sayısına göre, tamamlandığında mülkün 100’den fazla kişiyi rahatlıkla barındırabileceğini tahmin ediyor.
Süper zenginlerin kıyamet gününden kaçış için kendilerine korunaklı sığınaklar inşa etme hevesi yeni değil. 2017’de, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, New Yorker dergisine verdiği röportajda, Silikon Vadisi’ndeki milyarderlerin %50’sinden fazlasının, “felaket ve çöküşten kaçmak için” ABD’de veya yurtdışında ikamet edecekleri sığınak gibi bir tür “kıyamet sigortası” satın aldığını söylüyordu.(1)
Örneğin kimileri tarafından kıyameti beklemek için ideal yer olarak görülen Yeni Zelanda, teknoloji zenginlerinin sığınakları ile dolu. OpenAI CEO’su Sam Altman ile Peter Thiel arasında, yine New Yorker dergisine ilk kez açıklanan bir anlaşma bile var: Anlaşmaya göre, “kıyamet gibi bir olay” (mesela pandemi!) meydana geldiğinde ikili, Thiel’in Yeni Zelanda’daki mülklerinden birine jetle gidecekti. Meseleyi muhabir Tad Friend’e ifşa eden Thiel şöyle diyordu: “Sam özellikle dindar biri değil, ama kültürel olarak çok Yahudi: iyimser ama hayatta kalma mücadelesi veren, her şeyin her an ters gidebileceği ve dünyada kendini tamamen evinde hissedebileceği tek bir yer olmadığına inanan biri.”
Altman ise ahir zamanı beklerken çok daha hazırlıklı görünüyor. Aynı makalede şunları söylüyor:
“Şey, ben yarış arabalarını severim. İki McLaren ve bir eski Tesla dahil olmak üzere beş tane var. Kaliforniya’nın her yerinde kiralık uçaklarla uçmayı seviyorum. Oh, ve bir tane de tuhaf olanı var: hayatta kalmak için hazırlık yapıyorum. Benim sorunum, arkadaşlarım sarhoş olduklarında dünyanın sonunun nasıl geleceğini konuşmaları. Beş yıl önce, Hollanda’daki bir laboratuvar H5N1 kuş gribi virüsünü değiştirerek onu süper bulaşıcı hale getirdi. Bu nedenle, önümüzdeki yirmi yıl içinde ölümcül bir sentetik virüsün ortaya çıkma olasılığı artık sıfır değil. Diğer en popüler senaryolar ise yapay zekanın bize saldırması ve ülkelerin kıt kaynaklar için nükleer savaşa girmesi. Bu konuyu fazla düşünmemeye çalışıyorum. Ama silahlarım, altınım, potasyum iyodürüm, antibiyotiklerim, pillerim, İsrail Savunma Kuvvetleri’nden aldığım gaz maskelerim ve Big Sur’da, uçakla gidebileceğim büyük bir arazim var.”
“Hayatta kalmacılık” [survivalism] Silikon Vadisi ve Büyük Teknoloji camiasında hayli yaygın. Örneğin San Francisco’da yaşayan eski Facebook ürün müdürü Antonio García Martínez, yaklaşık 10 yıl önce Kuzeybatı Pasifik’taki bir adada beş dönümlük ormanlık bir arazi satın almış ve jeneratörler, güneş panelleri ve binlerce mermi getirmiş. Martinez’e göre “Toplum sağlıklı bir kuruluş mitini kaybettiğinde kaosa sürüklenir.”
Silikon Vadisi’nde geçirdiği yılları anlatan anı kitabı Chaos Monkeys’in [Kaos Maymunları] yazarı García Martínez, şehirlerden uzak ama tamamen izole olmayan bir sığınak istiyordu: “Bütün bu adamlar, tek bir kişinin gezgin çetelere karşı bir şekilde direnebileceğini düşünüyor. Hayır, yerel bir milis gücü kurmanız gerekecek. Kıyameti atlatmak için çok fazla şeye ihtiyacınız olacak.”
Üstelik, San Fransisco’daki meşhur Bay Area’da bulunan arkadaşlarına bu “küçük ada projesi”nden bahsetmeye başladığında, herkes “saklandığı delikten çıkıp” kendi hazırlıklarını anlatmaya başlamıştı. “Toplumun işleyiş mekanizmalarına özellikle duyarlı insanlar,” diyordu Martínez, “şu anda çok ince bir kültürel buz üzerinde kaydığımızı anlıyorlar.”
New Yorker muhabiri, özel Facebook gruplarında zengin hayatta kalma uzmanlarının gaz maskeleri, sığınaklar ve iklim değişikliğinin etkilerinden korunaklı yerler hakkında ipuçları paylaştığını yazıyordu. Bir üye, bir yatırım şirketinin başkanı, muhabire, “Helikopterimin yakıtını her zaman dolu tutuyorum ve hava filtreleme sistemine sahip bir yer altı sığınağım var,” diyordu. Şirket sahibi ekliyordu: “Arkadaşlarımın çoğu silah, motosiklet ve altın para alıyor. Bu artık çok da nadir değil.”(2)
Kıyametten kaçış için sığınak inşa etmenin metaforik anlamları da var ve aslında insanın aklına ilk gelen anlamları da bunlar; oralara geleceğiz. Ama süper zenginlerin kelimenin tam anlamıyla kendilerine sığınak inşa etmeleri insanı yine de hayrete düşürüyor. Yine WIRED’dan öğreniyoruz ki, medya teorisyeni Douglass Rushkoff, Survival of the Richest [En Zenginlerin Hayatta Kalması] adlı kitabında, kıyametin son günlerinde hayatta kalmak için sığınaklarını en iyi şekilde nasıl düzenleyebilecekleri konusunda onu sorularla bombardımana tutan bir grup milyarder ile tanışmasını anlatıyormuş.(3)
ABD’nin kurucu miti ve sömürgeciliğin yeniden icadı
OpenAI CEO’su ile Thiel’in anlaşmasını öğrendiğimiz makalenin başlığı, başlamamız için ipucu sunuyor: “Sam Altman’s Manifest Destiny.” Malum, manifest destiny, veya kötü bir Türkçe ile “aşikar kader”, ABD’nin batıya, Pasifik’e ve ötesine doğu yayılmasının mukadder olduğuna dair bir ideolojiydi. “Sınır” ve “sınır ruhu” ve uygarlaştırma ve/veya yok etme hakkı bu ideolojinin bileşenlerindendi. Teksas, Kaliforniya, New Mexico bu ideolojinin meşrulaştırmasıyla ilhak edilmişti; Panama Kanalı bu yolla açılmıştı; Monroe Doktrini, Latin Amerika, Karayipler ve Pasifik adalarının kolonileştirilmesi bu ideoloji ile mümkün olmuştu.
Donald Trump’ın Grönland’a döz dikmesiyle yeniden canlanan bu tartışmanın, Silikon Vadisi zenginlerinin sığınak arayışı ile bir bağlantısı var. Trump’ın mega bağışçısı ve Peter Thiel’in Palantir’deki kurucu ortağı Joe Lonsdale, bu yılın başında BBC’ye verdiği bir röportajda, sınırlara sahip olmanın “çok sağlıklı” olduğunu savunuyor ve bu “sınır zihniyetinin” yeni olasılıkları değerlendirdiğini, yeni şeyler yarattığını söylüyordu. Lonsdale, kendi blogunda yazdığı bir yazıya da Bon Jovi’nin kovboy şarkısı “Wanted Dead or Alive” şarkısının sözleri ile başlıyor ve “Amerika bir sınır ülkesidir ve yüzyıllardır ulusal büyüklüğümüz sınırlarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır,” diyor ve şöyle devam ediyordu:
“Sınır, sadece coğrafi genişleme veya fiziksel macera değildir; sadece deneyimleme ve keşfetme ruhu da değildir. Sınır aynı zamanda tehlikelidir. Her küçük şey önemlidir ve her an her şeyi kaybedebilirsiniz. Evden ayrılıp Yeni Dünya’ya veya Vahşi Batı’ya gitmek için biraz çılgın olmanız veya kaderin sizin tarafınızda olduğuna inanmanız gerekir. Ama bu, büyüklüğün olasılığını yaratır. Bu ruh, ülkemizi yaratmış ve ayakta tutmuştur.”
Dolayısıyla “sınırlarda olmak”, basitçe coğrafi bir duruma işaret etmiyor; o asılında bir ruh, bir manevi güç olarak Amerikalıların damarlarında geziyor. Lonsdale, bürokratik ve durağan merkezden/çekirdekten (core) hem maddi hem manevi olarak uzaklaşmayı, tehlikeye atılmayı vaaz ediyor.
Bu kapsamda, Palantir ve Silikon Vadisi’ni örnek gösteriyor. Palantir’i, Silikon Vadisi’nin “en iyilerini”, ABD’nin ve onun çekirdeğinin savunmasını güçlendirmek amacıyla bir araya getirerek kurduklarını söylüyor. Ama bu ilerleme, esas olarak “kovboylar”, yani Sınır (Frontier) sakinleri, yenilikçiler veya “çevreden gelen yeni aristokrasi” tarafından yönlendirilecekti.
Dahası, örneğin Washington D.C. çevresinde bir “Silikon Vadisi” asla olamazdı çünkü bu bölge, görünürdeki refahına rağmen, Sınır zihniyetinden tamamen yoksundu: Washington’da ancak “kötü fikirler, kötü bürokrasiler ve kötü sistemler” gelişirdi. Burası, Sınır’ın karşıtı, bir “anti-Sınır” idi.
İnanılmaz gibi gelebilir ama başka bir Thiel bağlantısı daha var: Orijinal “PayPal mafyası” üyesi ve Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak aday gösterdiği Ken Howery. Hâlâ birbirine çok yakın olan ikili, sektörün önde gelen risk sermayesi şirketlerinden biri olan Founders Fund’ı da kurmuş. Thiel “Praxis” isimli bir projeye bağışta bulunmuş görünüyor: Bu şirket, Akdeniz’de özel sermayeli bir şehir kurma projesi kapsamında milyonlarca dolar fon toplayan Dryden Brown’a ait ve Brown, 2024 yılında Grönland’a seyahat etmiş ve adayı “terraformasyon için bir kum havuzu [sandbox] görevi görebilecek gerçek bir sınır bölgesi” olarak tanımlamış. “Terraformasyon”, yaşanabilir olmayan bir yeri (veya gezegeni) yaşanabilir kılmaya verilen ad.
Gerisini Reuters haberinden okuyoruz:
“Trump yönetimi Danimarka’dan Grönland’ı satın alma veya zorla ele geçirme çabalarını yoğunlaştırırken, bazı Silikon Vadisi teknoloji yatırımcıları bu buzla kaplı adayı, kurumsal regülasyonların asgari düzeyde olduğu, liberteryen bir ütopya olan sözümona özgürlükler şehri olarak tanıtıyor.
Görüşmelerin henüz başlangıç aşamasında olduğu belirtilen bu fikir, Trump’ın Danimarka büyükelçisi olarak atadığı ve önümüzdeki aylarda Kongre’nin onaylaması beklenen Ken Howery tarafından ciddiye alınıyor. Howery’nin Grönland’ın satın alınmasıyla ilgili müzakereleri yürüteceği belirtiliyor. Bu fikre daha önce dahil olduğu bildirilmeyen Howery, bir zamanlar, bu tür az regülasyonlu şehirlerin önde gelen savunucularından teknoloji milyarderi Peter Thiel ile birlikte bir risk sermayesi şirketi kurmuştu. Howery ayrıca, Trump’ın en önemli danışmanlarından Elon Musk’ın uzun süredir arkadaşı.”
Marc Andreessen, San Francisco’nun dışındaki otlak arazilerinde bir şehir inşa etmek isteyen teknoloji yatırımcıları konsorsiyumunun bir parçası. Yukarıdaki Reuters haberinde görüşlerine başvurulan kaynaklar, “startup şehir” hareketinin önde gelen savunucuları ve finansörleri olan Thiel ve Andreessen’in, Grönland’da bir yerleşim yeri kurulmasını destekleyenler arasında yer aldığını öne sürüyor.
Sınır olarak şehir: İçerde ve dışarda kolonyalizm
Charter şehirlerin en “başarılı” örneği Honduras’ta inşa edilmiş sayılıyor. “Prospera ZEDE” (Zone for Employment and Economic Development – İstihdam ve Ekonomik Kalkınma Bölgesi) olarak bilinen şehir, yasal düzenlemeler yapabilen ve kendi mahkeme sistemine sahip özel bir bölge olarak tasarlanmıştı.
Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández, Próspera’nın kurulmasını sağlayan özel ekonomik bölgeleri desteklemişti, sonra 2013’te, ülkenin anayasası değiştirilerek Honduras’ın egemenliğinde gedikler açıldı: Bu bölgeler, yüksek derecede özerkliğe sahip, ayrı bir hukuk ve vergi sistemi altında faaliyet gösteren alt ulusal idari birimler olarak işlev görecekti. Geleneksel yerel yönetimlerden farklı olarak, ZEDE’ler, özel iktisadi bölgelerde olduğu gibi bağımsız idari sistemlere ve yasalara sahip olacaktı.
ZEDE’ler, Silikon Vadisi süper zenginlerinin arayışlarına uygun biçimde, eski Dünya Bankası baş ekonomisti Paul Romer tarafından önerilmişti: yasaların sadece sermayeyi çekmek için çıkarıldığı ve vergilendirme veya polislik gibi devlet yetkilerinin hükümete bağlı olmadığı “refah bölgeleri.”
ABD Başkanı Donald Trump da bu “özgür şehirler”in büyük destekçilerinden. Emlak baronu olarak Trump, sadece vergi indirimleri karşılığında yapı inşa ediyordu. 1980’de New York’ta inşa ettiği Grand Hyatt için aldığı devasa vergi indiriminin 360 milyon dolara tekabül ettiği hesaplanıyor. Benzer bir adımı, 1990’larda Çin egemenliğine geçecek Hong Kong’dan kaçacak milyonerleri çekmek için tasarladığı New Rochelle yakınlarındaki bir ada için de atmıştı. Britanya’nın demir leydisi Margaret Thatcher’ın deregülasyon izlerine takip eder şekilde Trump, şehirlerin içinde kuralsız ve kanunsuz bir iç şehir yapma sevdasına kapılmıştı. Honduras’ta “dışa” açılan kolonyalizm, metropolde de finans ve emlak piyasası ile kendini var ediyordu.
İlk başkanlık döneminde “Fırsat Alanları” [Opportunity Zones] ile vergiden muaf iç-şehirler yaratma niyetini duyuran Trump, aslında ABD içinde bir tür vergi cenneti, bir tür “offshore bölgesi” yaratmak istiyordu. Tüm dünyadan zenginler, finanstan ya da sermayeden elde ettikleri gelirleri, o şehirde yaşayıp yaşamadıklarına bakılmaksızın, bu fırsat alanlarına gömecek ve vergi indirimi elde edecekti.
Nitekim geçen mart ayında, “startup şehirlerini” temsil eden birkaç grup, ABD’de federal yasalardan muaf olacak “özgür şehirler” oluşturmak için Kongreye yasa tasarısı hazırlamaya başlamıştı.
Yine WIRED’ın ortaya çıkardığı planlara göre, bu şehirlerin amacı, yaşlanma karşıtı klinik deneyler, nükleer reaktör girişimleri ve bina inşaatlarının Gıda ve İlaç İdaresi, Nükleer Düzenleme Komisyonu ve Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan önceden onay almadan yürütülebileceği yerler oluşturmak.
Ve Honduras’ta Silikon Vadisi kolonyalizminin yüzü olarak gördüğümüz Próspera, bu sefer canavarın ininde karşımıza çıkıyor: Şehrin genel sekreteri Trey Goff, kendisi ve Freedom Cities Coalition adlı bir savunma grubu altında çalışan diğer Próspera temsilcilerinin son haftalarda Trump yönetimi ile bu fikir hakkında görüşmeler yaptığını söylüyor. Goff’a göre Beyaz Saray, bu fikre çok açık.(4)
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Kıyametten kaçış: Ulusal egemenliğin ‘perforasyonu’
Özgürlükler şehri projesi ve kolonyalizmin yeniden icadının gerisinde daha “sağlam” bir gerekçe var. Devletlerin, daha doğrusu artık modası geçtiği düşünülen ulus-devletlerin, hatta daha da iyisi, ayaktakımının da söz hakkının bulunduğu ulusal egemenliğin/halk egemenliğinin olmadığı bakir topraklar veya platformlar bulma arzusu…
Çünkü süper zenginlerin kıyameti vergiler, çünkü teknoloji elitlerinin belalısı siyaset ve seçim sandıkları, çünkü Silikon Vadisi’nin silah tacirlerinin kıyameti ücretsiz kamu hizmeti, ya da Thiel’in manifestosundaki özlü ifadesiyle, “Demokrasi ile özgürlük artık birbiriyle uyuşmuyor.”
Dolayısıyla murat edilen şey, politikos ve belki de aynı anlama gelmek üzere populus olmayan bir yer. Bu yerin denizler ortasında bir ada [seasteading], ulus-devletler içerisinde hiçbir hukuka tabi olmayan bir özgür şehir (charter şehir de deniyor) veya uzayda kurulacak bir koloni olmasının nitelik açısından hiçbir farkı yok. Hatta, Thiel’in de parçası olduğu “Network State” hareketi(5) gibi, geleneksel yönetim biçimlerinin dışında fiziksel bir şehir veya teoride de olsa bir ulus-devlet kurmayı amaçlayan çevrimiçi toplulukların faaliyetlerine bakın, bir şey değişmez.
Quinn Slobodian, piyasa radikallerinin demokrasisiz dünya hayalini incelediği kitabı Crack-Up Capitalism’de [Dağılan Kapitalizm], neoliberallerin ve Silikon Vadisi zenginlerinin ulus-devletler içerisinde ulusal egemenlikten azade bölgeler yaratma stratejisine “ulusal egemenliğin perforasyonu” adını veriyor. Slobodian, ulus-devletlerin zannedildiği kadar “sıkı” olmadığını, imparatorluk dönemine benzeyen “delikli” bir egemenlik yapısına sahip olduğuna işaret ediyor. Her yerde serbest bölgeler, şehir devletleri, sermaye için kurtarılmış mahalleler, vergi cennetleri, anklav ve eksklavlar, lojistik koridorları türüyor. Egemenlik, egemen olmama hali ile kol kola gidiyor.
Elbette bunun bir iktisadi arka planı var: 1960’ların sonunda ve 1970’lerin ilk yarısında alarm zillerini çalan refah devleti kapitalizmi, bir kıyamet alameti sayılıyor: Devletin refah programlarından kurtulmak, yurttaş yardımlarını azaltmak, vergileri düşürmek, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini özelleştirmek isteniyor. Milton Friedman gibi serbest piyasa azizleri, enflasyonun işsizliğin azıtmasından sosyal devleti sorumlu tutuyor. “Büyük devlet”e ve ulusal egemenliğe düşmanlık, kapitalist bunalımdan, “sonluluklar kapitalizminin” karamsarlığından türüyor.
Özgür şehir prototipi olarak Hong Kong öne çıkıyor. Bu şehir için Friedman’ın “rüya dünyası” deniyor. Seçimsizlik, şehri dar bir iş dünyası elitinin yönetmesi, emek piyasasında küçük fabrikaların 1 aylığına işçi kiralayıp sonra kovması demek olan “hire-and-fire” modeli, devletin kendi “münasip” işlevlerine doğru çekilerek, başarısız olan şehir ahalisinin tüm maliyeti kendisinin üstlenmesi bu rüyanın yalnızca bazı parçaları. Emek, sermaye nereye giderse oraya gidiyor ve hakkı neyse onu alıyordu. Üstelik bu, yukarıda söylediklerimizi doğrular şekilde, kolonyalizm övgüsü ile de kol kola gidiyordu: Hong Kong’un bu hali, tamamen İngiliz emperyalizminin burayı bir anonim şirket gibi yönetmesinden kaynaklanıyordu. 1950’lerde Londra Hong Kong’a, kendi ticaret ve vergi politikalarını belirleme hakkı vermişti ki bu da, Britanya’nın içine düştüğü refah devlet batağına koloni statüsündeki Hong Kong’un düşmemesi demekti.
Zaten kendisi de ulusal hukuka bağlı olmadan işleyen Britanya’nın finans merkezi City of London’ın içindeki Canary Wharf, Hong Kong benzeri egemenlik alanları yaratmanın tipik örneklerinden. İşçi sınıfı doklarından, dünyanın en zengin oligarkları için yoksulların nasıl mülksüzleştirilip bölgeden sürüldükleri bu “fırsat bölgesinin” tarihinde saklı.(6)
Uzayda zenginlere rahat bir yaşam
Bunun bir “şeceresi” var: Thiel, Andreessen ile birlikte, dünya çapında yarım düzine “charter şehir” projesi başlatan bir risk sermayesi şirketi olan Pronomos Capital’e yatırım yaptı. Pronomos’un kurucusunu tahmin edin: Hong Kong özelinde, ulusal egemenlikten uzak, hayalinin özgür (sermaye) şehrini keşfeden ünlü neoliberal Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman! Bu dünyada tesadüflere yer yok.
Ama dahası da mevcut. Pronomos, geçen ekim ayında yeni bir şehir için 525 milyon dolarlık finansman sağladığını açıklayan Praxis’e de yatırım yaptı. Praxis’in yatırımcıları arasında Lonsdale ve OpenAI CEO’su Sam Altman ve kardeşleri tarafından kurulan bir fon da yer alıyor. Tablo şekilleniyor.
Praxis’in kurucu ortağı Dryden Brown, Reuters’a diğer şirketlerin Grönland’da bir şehir kurmak için şirketine başvurduğunu söylüyor. Brown donmuş adada bir şehir kurulmasını savunuyor, çünkü buradaki zorlu ortam, Musk’ın en büyük hedeflerinden biri olan Mars’ı kolonileştirmek için bir test alanı sağlayabilir.
Brown, bir ara X’te, Musk’ın kızıl gezegende yerleşim için kullandığı terimi kullanarak, “Mars’a gitmeden önce Terminus’un bir prototipini Dünya’da inşa etmeliyiz. Grönland’ın doğru yer olduğuna inanıyorum, @elonmusk” diye yazıyordu.
Cambridge Üniversitesinden Alina Utrata, Silikon Vadisi’nin uzayı kolonileştirme fantezisine ilişkin makalesinde, yeni teknoloji zenginlerinin bu fikrine genelde “yenilikçi” muamelesi yapıldığını, fakat esasında eski tip kolonyalizmin aynı “boş sınır” ve teritoryalleştirme ve yerlileri mülksüzleştirme mantığı ile hareket ettiklerini öne sürüyor. Yazar, Silikon Vadisi projesinin bir “özgürlük alanı” yaratmaktan ziyade, mevcut devletleri siber uzay, deniz yerleşimleri ve ağ devletleri gibi alanlarda yeniden üretmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Yani ona göre, SpaceX veya Blue Origin örneğinde, aslında yeni bir British East India Company ile karşı karşıyayız.
Amazon’un sahibi Jeff Bezos için insanlık için kıyamet senaryosu bir “yok olma olayı” değil, Dünya’daki sınırlı kaynakların kapitalist büyümeyi nihai olarak sınırlayacağı bir enerji krizi. Utrata şöyle yorumluyor:
“Malthusçu bir mantık, Dünya’da desteklenebilecek nüfusun sınırına ilişkin hesaplamalarının temelini oluşturmaktadır ve Bezos, ‘kaynakların pratik olarak sonsuz olduğu’ yıldızlara yayılmadığımız sürece medeniyetin ‘karne ve durgunluk’ içinde bir yaşama mahkum olacağını defalarca belirtmiştir. Bezos, geçmişteki sömürgeci kapitalistlerin döngüsel büyüme mantığına dayanarak, ana nüfusun sonsuz büyümesini desteklemek için imparatorluk genişlemesi gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Amazon’un kurucusu, insanların Ay’ı veya Mars’ı yaşanabilir hale getirmesi gerektiğini düşünmüyor, bunun yerine Dünya’nın yakınında yörüngede dönen Uluslararası Uzay İstasyonu gibi yüzen yapılar inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu yapılar, uzayda mükemmel bir yapay ortam (‘depremlerin olmadığı güzel bir günde Maui’) sağlayabilir ve böylece Dünya’nın bir milli park olarak bölgelere ayrılmasına olanak tanıyabilir.”
Dolayısıyla iç, dış ve Dünya-dışı kolonizasyonun mantığı, kıyamet beklentisine yaslanıyor. Doğal afet de bu kıyamete dahil; ama daha iyisi, vergiden, kaynak yokluğundan, kalabalıklardan, renkli halklardan, işçilerden kaçmak… Özgürlüğe değil, segregasyona kaçış: Amerikan Jim Crow yasalarının, “eşit ama ayrı” düsturunun ırksal, biyolojik ve coğrafi olarak yeniden üretilmesi ile karşı karşıyayız.
Ama bir ayrışma daha kaldı. Irksal, biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler yeniden inşa edilirken, cinsiyet hiyerarşilerinin de yeniden üretilmemesi düşünülemez. Kıyametten kaçışta kadının ve ailenin yerini bir sonraki bölümde inceleyecek, savaş ideolojisi ile diziyi bitireceğiz.
(*) Başlıktaki gönderme, Mısır’dan Çıkış 6:6’dan: “Onun için İsrailliler’e de ki, ‘Ben Yahve’yim. Sizi Mısırlılar’ın boyunduruğundan çıkaracak, onların kölesi olmaktan kurtaracağım. Onları ağır biçimde yargılayacak ve kudretli elimle sizi özgür kılacağım.'”
(1) Aynı haberde, Reddit’in kurucusu Steve Huffman’ın da miyop gözlerini lazerle çizdirdiğini öğreniyoruz. Nedeni kozmetik hevesler değil: Huffman, olası bir kıyamette, gözlüklü ya da lensli oluşunun kendisi açısından dezavantaj yaratacağını düşünüp hayatta kalma şansını artırmak için ameliyat olmuş!
(2) Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards [Hayek’in Piçleri] kitabında, ulusu, Hristiyanlığı, aileyi ve ırkı yeniden keşfeden liberteryenlerin, aynı zamanda “sağlam para” olarak altına dönüş akımının da öncüleri olduğuna işaret ediyor.
(3) New Yorker muhabirine konuşan bir risk sermayesi müdürü de, bu kıyamete hazırlık faaliyetinin sanıldığından çok daha yaygın olduğunun altını çiziyor: “Vadi’de bizden bir sürü insan var. Bir araya gelip finansal hacking akşam yemekleri düzenliyor ve insanların yedek planları hakkında konuşuyoruz. Bitcoin ve kripto para birimlerini stoklayanlardan, ihtiyaçları olursa ikinci pasaport almayı planlayanlara, kaçış cenneti olabilecek başka ülkelerde tatil evleri satın alanlara kadar her türlü plan var. Dürüst olacağım: Pasif gelir elde etmek ve kaçabileceğim bir sığınak sahibi olmak için şu anda gayrimenkul stokluyorum… Kafamda şöyle bir korku senaryosu var: ‘Aman Tanrım, bir iç savaş çıkar ya da Kaliforniya’nın bir kısmını ayıran dev bir deprem olursa, hazırlıklı olmak istiyoruz.” Eski Yahoo yöneticisi Marvin Liao ise, post-apokaliptik dünyada karısını ve kızını koruyabilmek için okçuluk dersleri alıyormuş.
(4) Coğrafyacı Neil Smith’in soylulaştırma [gentrification] üzerine yazdığı çığır açıcı kitabına başlık olarak The New Urban Frontier’ı [Yeni Kentsel Sınır] seçmesinin tam da Silikon Vadisi kolonyalizminin ruhunu yansıttığını söylemek gerek. Neoliberal dönemin bu yeni yaşam alanlarını “rövanşist kent” olarak adlandıran Smith, soylulaştırmanın işçi sınıfına, azınlıklara, yoksullara ve evsizlere yönelik bir rövanş siyaseti olarak kurgulandığını öne sürüyor. Amerikan kurucu babalarının Vahşi Batı’sı veya “sınır ruhu” ile uyumlu görünüyor: “Yerlilerin” mülksüzleştirilmesi, sürülmesi, mümkün olduğunda “elimine” edilmesi, soylulaştırma pratikleri ile şekillenen yeni metropol soylulaştırma politikalarının alamet-i farikasıdır.
(5) Bu hareket şöyle tanımlanıyor: “Özünde Network State dijital öncelikli bir varlıktır. Coğrafi sınırlarla tanımlanan geleneksel devletlerin aksine, Network State, öncelikle çevrimiçi platformlar aracılığıyla geliştirilen ortak fikirler, çıkarlar ve hedefler temelinde oluşur. Sanal olarak başlayan, ancak arazi ve yönetişim yapıları gibi fiziksel özellikler kazanma potansiyeline sahip bir topluluktur. Bu devletler yalnızca teorik yapılar değildir; dijital çağda toplulukların kendilerini nasıl organize edip yönetebileceklerini pratik olarak yeniden tasarlayan yapıları temsil ederler. Pratik olarak bu, bir çevrimiçi topluluğun bir DAO veya merkezi olmayan özerk bir organizasyon (bazen ortak banka hesabına sahip bir sohbet grubu olarak da adlandırılır) oluşturmasını, fiziksel bir varlık kurmak için yeterli sermayeyi kitlesel fonlamayla toplamayı ve oradan da egemenlik tanınması için çalışan bir ulus-devlet haline gelmeyi gerektirir. Herkes bunun gerçekte yapmaktan daha basit olduğunu kabul edebilir, fakat jeopolitik çatışmalar, savaşlar ve giderek büyüyen dijital ekonominin hakim olduğu günümüzün kaotik dünyasında, bu fikir her zamankinden daha gerçekçi görünüyor.” Kıyamet beklentisi, çevrimiçi devletleşme eğilimini besleyen esas neden olarak bir kez daha beliriyor.
(6) Öyle ki, Canary Wharf’ta çalışan temizlik işçilerinin düşük ücretlerine karşı eylem yapmak isteyen nakliye işçileri sendikası, yüksek mahkeme tarafından engellenmişti.
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












